 |
Geleceğin tuhaf ve gereksiz derecede karmaşık, fütüristik dünyasındayız. Devlet memuru Sam Lowrey, etrafını saran bu bürokrasi ve teknoloji cenderesinden bunalmış bir istatistikçidir. Kaçışı ve sükuneti, kendisini her şeyden izole ettiği hayallerde bulur. Rüyalarında sürekli olarak aynı kadını kurtardığını görür.
Sam'in yaşadığı gerçek dünyayı ise, herşeyi görüp kontrol eden bir bilgisayar idare etmektedir. Jill Layton isimli genç kadın terorist olmakla suçlandığında, düzenli olarak hata kontrolleri yapmakta olan Sam bunda bir yanlışlık olduğunu farkeder ve Jill ile tanıştığında onun rüyalarında kurtarıp durduğu kız olduğunu anlar.
Çıldırtıcı ve renkli bir görsellik sunan filmiyle Terry Gilliam, 1984 ve Bıçak Sırtı gibi eserlerin vurgusunu da aşan ve ne zaman geçtiği belli olmayan bir anti ütopyanın üzerinde geziniyor. Kuşkusuz, kendisinin en çok sevdiği ve koleksiyonlarcuların da listelerine almaktan en fazla hazettiği filmi.
|
|
|
|
 |
|
Brazil SineMasal'ları:
|
|
| Bu sayfada yer alan tüm metinler ve diğer içerik özgündür ve MYNET A.Ş.’ye aittir. Kısmen de olsa hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, vs) izinsiz kullanılamaz. -
Kısıtlamalar için tıklayın. |
|
|
 |
   
|
|
|
|
kadir503
(24 Haziran 2008 Salı,
11:24)
|
- Gelecekteki Şehir; “Brazil” -
Gelmiş geçmiş en çılgın ve en farklı yönetmenler kimlerdir diye düşünsek, herhalde aklımıza ilk gelen isimlerden olur Terrry Gilliam. Gilliam’ın tarzına baktığımızda gerçek üstü ve absürtlükle karşılaşıyoruz. Filmografisine baktığımızda, yine kendi tarzıyla ortaya çıkardığı “Brazil” çoğu zaman öne çıkıyor diğer filmlerine nazaran.
Brazil; hangi zamanda geçtiğini kestiremediğimiz gibi tamamıyla mekanı da açıklayamadığımız bir gelecekte geçiyor. Bu gelecek, teknolojinin elinde olan ve insanlığın git gide zayıfladığı bir gelecek. Gilliam, anlatmak istediği geleceği o kadar güzel resmetmiş ki… Bu gelecek tasviri bugün baktığımızda günümüzden pek de farkı yok. Bilgisayarların hayatımızı kontrolü, kadınların estetik merakı, devlet dairelerindeki karmaşa, çeşitli yerlerdeki terör saldırıları gibi… Bu resmedilen geleceğe bakıldığında karamsar bir portre ortaya çıksa da yönetmenin kendine has anlatımıyla anlatımı ile gayet eğlenceli bir hale dönüşmüş. Rengarenk bir yer Brazil. Kullanılan renklerin yanında, kurgulanan devasa mekanların da buna etkisi büyük.
Film; devlet memuru Sam Lowrey’nin rüyalarında gördüğü kızla karşılaşması ve suçlu durumdaki kızı temize çıkarma çabasını anlatıyor, absürt bir şekilde. Sam Lovrey; yaşadığı dünyadaki karmaşanın, anlamsızlığın içerisinde kendini kaybetmiş, kendisini hep aynı kişiyi gördüğü rüyalarında buluyor. İçerisinde bulunduğu sistemdeki tutsaklığından kurtul(a)mayan Lovrey, rüyalarında uçarak belki de özgürlüğüne kavuşuyor. Var olan sisteme rüyalarındaki kızla tanışa kadar koyamamış karakterimiz, o güne kadar ki yapmak istediklerinin cevabını buluyor. Ancak rüyalarında aşkı bulsa da bunu gerçek yaşama yansıtmak isterken içindeki kıvılcım ateşleniyor. Etraftaki borulardan, devlet memurlarının tutumundan, insan yaşamının basitliğinden bıkmışlığın bir yansıması. Karakterimiz bir rüyasında, yine o hep gördüğü kızı görürken tam ona doğru giderken, o doğal güzelliğin üzerinde süzülürken, yerden bir anda yükselen gökdelen benzeri yapılar ve ikilinin birbirini kaybetmesi, bulamaması. Sistemin birey üzerindeki etkilerinin rüyamsı bir şekilde verilmesi de filmin etkisini artırmış. Evet, Terry Gilliam filmde büyük bir eleştiri içerisinde film boyunca. Dünyaya ve dünyanın gideceği, gitmekte olduğu yola. Bunu kendi tarzıyla betimlemiş. Yer yer komik, yer yer hüzünlü ve fantastik.
Yönetmenin kurduğu mekanlar ve resmettiği dünya, sinema tarihindeki en itinalı mekan çalışmalarından kuşkusuz. Filmdeki sanat yönetimi ile müziklerin kullanımı da çok başarılı. Özellikle filmin adıyla aynı olan “Brazil” parçası filmi açıklar nitelikte. Terry Gilliam’ın senaryosunu da yazdığı film, oyuncu yönetimi bakımından da başarılı gözükmekte. Sam Lovry rolüyle izlediğim Jonathan Pryce’ın başarılı ve tutarlı oyunculuğunun yanında onun yardımına koşan, bir gözüküp kaybolan tamirci olarak izlediğimiz Robert De Niro ise bu kadar renkli olan bir filme bile renk katmayı başarmış.
Yönetmenin tarzını kabullenmeyenlerin pek de hoşlanmayacağı bir film olsa da, tabii yönetmenin filmografisinde daha absürt ve aykırı filmler de mevcut olduğunu unutmayalım, en azından ortaya konan ütopik yaklaşımıyla yapılan eleştiriler için izlenmeli. Filmi ya da yönetmeni sevmesek de “Brazil” ile ileri görüşlülüğünü kanıtladığından saygı duyulacak bir yönetmen konumunda Terry Gilliam. Görünümde rengarenk, esasen karanlık bir dünyanın taşlaması “Brazil”. Özellikle de düşündürücü finali akıldan hemen çıkmayacak cinsten. Bazı sinefiller tarafından çok beğenilen “Brazil” yönetmenin en iyi çalışmalarından ve kült film takipçileri için kaçırılmaması gereken bir fırsat.
- Mutlaka bir şeyler istiyorsundur. Senin de umutların, hayallerin, rüyaların olmalı! - Hayır hiçbiri yok. Rüyalarım bile.
- Brazil / Terry Gilliam (1985) -
|
|
|
[Bu mesaj kurallara uyuyor mu?]
|
|
|
|
|
adovic
(6 Haziran 2008 Cuma,
12:22)
|
terry gilliamın en güzel filmi diyebilirim gelceğin karmaşıklığını çok güzel işlemiş başyapıtlar arasında desem abartmış olmam 10/9
|
|
|
[Bu mesaj kurallara uyuyor mu?]
|
|
|
|
|
sacriphorius
(24 Ekim 2007 Çarşamba,
08:46)
|
zamanı ve mekanı belli olmayan bir ütopik ortamda günümüz dünyasına ince eleştiriler, ilginç bir mizah anlayışı ve sonuç: arşivlik bir bilim kurgu
|
|
|
[Bu mesaj kurallara uyuyor mu?]
|
|
|
|
|
Başak Bilgi
(13 Mayıs 2007 Pazar,
17:51)
|
Başarılı bulduğum bir kara ütopya filmi. Mizah, metaforlar, göndermeler, can yakan gerçekler, acıtan düşler ne ararsanız mevcut. 1984'ü okuduktan sonra kitabın bir de filme çekilmiş halini görmek isteyenlere şiddetle tavsiye edilesi bir filmdir.
|
|
|
[Bu mesaj kurallara uyuyor mu?]
|
|
|
 |
 |
|
|
 |
 |
|
 |
|