 |
 |
| Televizyon-Sinema İlişkisi |
Televizyon ve sinema, oyuncuları, yapımcıları, yönetmenleri ve en önemlisi izleyicileri paylaşan iki alan. Scognamillo'nun Korku Tüneli'nde ve SineKritik bölümümüzde TeleSine başlıklı yazılarda ele alınmış olan konu hakkındaki görüşlerinizi bu forumda diğer üyelerle paylaşabilirsiniz...
|
|
| 1053 kez okunmuş / 19 cevap yazılmış > Son cevap 20.02.2008, 18:43 |
|
sworfish
|
|
| Sinema-Tv ilişkisi üzerine bir yorum daha...
Daha öncede dediğim gibi sinema-tv birbiriyle içiçe ayrılmaz 2 unsurlardan biridir.Sinema için televizyon cok önemli,ne gibi faydaları var derseniz Tv vizyona giren filmleri halka tanıtıyor,film hakkında bilgi veriyor vs Kısaca insanların filmler hakkında bilgi edinmesinin saglıyorlar.Bu reklamlar aşırı derecede yapıldığında(Matrix gibi...)insanlar sinemalara hucüm ediyorlar.Bu yöntemle hem sinema kazanıyor hemde Tv,
Şimdi gelelim aşağıdaki arkadaşların fikrine, sinemayı güçlendirmek için tv dizilerinin kaldırılması diye bir olay cıktı.Bu bi bakıma doğru bi bakımada yanlış,Neden yanlış günümüz türkiyesi artık kültüre zaman ayırmıyor, insanlar daha iyi yaşamak için bazı lüks ihtiyaclarını kısmak zorunda bunun içinde sinemada olduğu için sinemalar boş kalıyor.Sinema izleyicisinin coğalması için illa dizileri kaldırmak gerekmiyor, benden bir örnek ben sıkı bir dizi takipcisiyim tabi her diziyi değil beğendiğim dizileri kacırmam, ama bunun yanında her haftada sinemaya mutlaka giderim.Yani bu tarz söylemler iddiadan öte değil, insanlar sinemaya gelmek istemiyor zaten nufusun yarısıda kırsal kesimde.Gördğüm kadarıyla sinemaya gelenlerin %75 i gencler...
İşte durum bundan ibaret insanların sinemaya gitmeleri için dizileri kaldırmak bir cözüm değil, en iyi cözüm araştırmak insanlara neden sinemaya gitmediğini sormak bu durumda yapılabilecek en mantıklı sonuç cıkacaktır....
Not:Bildiğimiz gibi asmalı konak türkiyenin her kesiminin(fakirinden zenginine gencinden yaşlısına) izlediği mükemmel bir dizi.Bu dizinin son bölümü sinemaya uyarlanıyor.Su tarihtede cekimler başlandı.Bakalım film sinemaya gelince ne kadar insan gidecek eger sizin dediğiniz gibi ise en az 5 milyon izleyicinin gelmesi gerekir.Ama hiçde sanmıyorum o kadar kişiyi.
|
|
|
|
 |
|
|
|
okaliptus80
| 03.09.2007, 16:15 |
|
"Kuzey İttifakı'nın Kabil'e girmesi, neredeyse Afgan rönesansının başlangıcı olarak görülüyor. TV yayınları başlamış, sinema yeniden gösterime girmiş ve izdiham yaşanmış. Sanırsınız ki, uğruna izdiham yaşanan bir Visconti filmi. Hayır, milletin birbirini ezerek seyretmeye çalıştığı film bir 'mücah.t' filmi imiş. Ama modern dünyanın içi rahat; bugün mücahit filmi, yarın başka bir şey diye düşünülüyor. O başka bir şey de olsa olsa ucuz bir Hollywood filmi olabilir. İçinde yaşadığımız dünyanın modernlik, medenilik anlayışının sınırı bu. Bir yere fast-food, yaygın marka ürünler girmişse, sineması - televizyonu mevcutsa, kılık kıyafeti 'Batılı' kılık kıyafet normlarına uyuyorsa orası modern, orası 'medeni'..." Yine bahis konusu yazıda asıl çarpıcı saptama yapılıyor: "Medeniliğin, Batılı yaşam tarzının şekilleri çerçevesinde tanımlanması, kuşkusuz Batı merkezli, Batı kültürünü mutlaklaştıran ve oryantalizm gibi yerlere varan düşünce biçiminin ve bunun doğurduğu sığlığın bir sonucu. Modernleşmenin, Batılı hayat tarzının şekillerine indirgenmesi de bir sığlık ifadesi ama bu sığlık tesadüfi değil." {Diyarbakır Sinema Kulübü'nün kaleme aldığı bu tümceler, Gazi'den sonra başa gelen ve çağdaşlaşmayı salt Batılılaşma olarak telakki eden baisretsiz idarecileri anımsattı değil mi bazılarınıza?)
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
okaliptus80
| 03.09.2007, 16:16 |
|
İdeolojilerin öldüğü (ne büyük bir palavraydı!), sözüm ona tarihin sonunun geldiği 1989 ertesi temayüz etmeye başlamış olup; başlıca fikir babaları Fukuyama ve Samuel Huntington olan Neo-conlar, şüphesiz oryantalizm tartışmalarını yeniden alevlendirmişlerdi. Fukuyama'daki ideolojilerin sonu düşüncesine/söylemine kaynaklık eden .tki, liberal kapitalizmin artık tek gerçek(!) olarak ilelebet hükümranlığını ilân edeceği savıydı. Huntington ise bunu daha ziyade soyut argümanlar üzerine temellendiriyor; yeni dünya düzeninde "medeniyetler çatışması"nı doğuracak en büyük faktörler olarak kültür, din gibi aidiyetleri/ayrışımları hedef olarak gösteriyordu. Fukuyama beyefendi ilerleyen süreçte ağ.ının payını fazlasıyla almıştı şüphesiz. Cansiparane müdafaa edip aşıladığı o liberalizm ve demokrasi palavraları dünyayı hiç de eskisinden adil, müreffeh ve barışçıl bir surete büründürmediği gibi; varolan çelişkileri daha da keskinleştirmiş idi. Huntington ise Oval Ofis vb. güç odaklarının peykinde ısmarlama yazılar kaleme alan kukla aydınlardan biri olmanın ötesinde, sinsi bir oryantalist. Kendisine yanıt, geçtiğimiz senelerde hayatını kaybeden Edward Said'den gelecekti. Artık topikte sinema ile ilişkilendirmek istediğim enstrümanın ne olduğu tahmin edilmiştir: 'Oryantalizm'. |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
okaliptus80
| 03.09.2007, 16:19 |
|
Uzatmayayım, şimdilik bu kadarı kâfi. Ana mecramız olan sinema ile korele etmeye çalışacağımız illetin ne olduğu az da olsa açıklığa kavuşmuş oldu böylece. Böyle bir başlık açmak ilhamını bende uyandıran ise, son dönemlerde tartışma yaratmış iki film oldu: Bunlardan bir tanesi '300' diğeri ise 'The Last King of Scotland' (İskoçya'nın Son Kralı). 300'ü henüz izlemediğim için yorum yapamayacağım ancak Forest Whitaker'in İdi *min Dada rolünde devleştiği film, yukarıda geçtiğim kimi seyyahları hatırlattı bana. İskoçyalı doktorumuzun günceleri, kalıplaşmış ve bir o kadar sığ oryantalist bakış açısından tezahürler adeta! Filmin görece elde ettiği başarı da kanımca işte tam burada gizli. Öyle ya! Doğulular -Doğu derken homojen bir coğrafyadan bahsetmediğimi de eklemeliyim. Keza oryantalist paradigmada Doğu mefhumu salt coğrafi bir terimin karşılığı değil, bir "bakış açısı"nı yansıtmaktadır- hep barbardır, hep geri kalmışdır fimlerde. Güzelim İstanbul'umuzun birkaç sene evvel Atlantik ötesindeki bir mecmuada 70 yıl önceki fotoğraflarıyla yayınlanmış olduğunu hatırlayanlar çıkacaktır. Onların gözünde bu şekilde -ve bilinçli- bir imaj uyandıran Şarklılar, kimi vakit de "anaçlığın" ve maddi dünya ila doyumsuzluğuna galebe çalan maneviyatın bir simgesidir. Federico Fellini'nin 'La Dolce Vita' filminde, kadınlı/erkekli nezih bir toplantıda bu hususun altı çizilmiş; müreffeh ülkelerin hafifmeşrep burjuva hanımlarına karşı Şarkiyat unsuru balans öğesi olarak kullanılmıştır. Üstün gelen doğulu fedakar kadın olmuştur. Başlıkta tekrar konuk etmeyi düşündüğüm David Lean'ın, Forster'ın ünlü kitabından uyarladığı 1984 yapımı 'A Passage to İndia'sı, şarkiyatçılıktan izler barındıran unutulmayacak bir filmdi. Film, Victoryen dönemin kılıç artığı bir aristokrat hanımın Hindistan'a yaptığı ziyaret esnasında yaşadığı olayları ve galeyana gelen iki ulus arasındaki çatışmayı gözler önüne seriyordu. Forster'in romanı aslında dikkatli okunacak olursa iyi niyetli ve kültürel uçurumlardan dem vurma gayretinde. Evet, İngiliz asaletinin o sıralar müstemlekeleri olan Hintlilere yönelik bir aşağılaması ve tepeden bakması filmde de romanda da mevcut. Ancak nalına vururken mıhına vurmayı da ihmal etmemiştir Forster. Günah çıkartmıştır bir nevi sanki. Sonuç olarak A Passage to İndia, Arabistanlı Lawrence'nin İngiliz yönetmeninin elinde, Batının Doğuya yönelik önyargılarına reflektör tutan açık bir oryantalizm gösterisine dönüşmüştür. Ancak kafası karışık bir film olmuş. Yine yolculuk demişken... 2004 yapımı 'Büyük Yolculuk' adlı bir film geliyor aklıma. Orjinal adı hafızamda değil, bilen yazabilir. Fransa'da ikamet eden bir baba ve oğulun kutsal diye addettikleri Doğu topraklarına yaptıkları seyahat, ikisi arasındaki kültürel çatışmaları ve nihayetinde oryantalist kokuları beraberinde getiriyordu. Baba doğu gelenek ve akaidlerine bağlıydı; oğul ise batı kültürüne... İlk aklıma gelen örnekler bunlar. {'Midnight Express' filmi hakkındaki görüşlerimi ajitasyon sinemasında etraflıca geçtiğim için onu bu topikte anmayı düşünmüyorum.)
Elbette her etki bir tepkiyi doğuracaktır. Bu minvalde sinemada oryantalizm örneklerine 'oksidentalizm' eksenli çalışmalar da yarenlik etmeli. Oryantalizmin tam tersi bir mana ihtiva eden ve savunma refleksleri ile doğmuş Oksidentalizm (yine aynı refleksler ile devam etmiş, bağıl konumdan öteye mevzilenememiş, özgün olamamıştır.) Doğulu toplumların "öteki" ve yoz saydıkları Batılı toplumlara bakış açısını ifade eder. 7. sanatta temsilciliğini yapmış örnekler yok değildir. Bizden ilk aklıma gelen Yücel Çakmaklı'nın vaktiyle çevirmiş olduğu kimi filmler. Burada Doğu kültürünün ve tinselliğin açıkça yüceltildiğini görüyor idik. Yine Uzakdoğu Sinemasının son yıllarda büründüğü durum ayrı bir inceleme konusu gibi durmakta.
Şu Batı dedikleri... |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
okaliptus80
| 03.09.2007, 16:19 |
|
Said'in şematik olarak "Batılılarca aptal, cahil ve çirkin olarak telakki edilen, hakir görülen Doğulu toplumların yine aynı garplılarca buna istinaden her anlamda sömürülmesi" şeklinde çizdiği Oryantalizm (öteki adıyla Şarkiyatçılık), Doğubilimdir en kaba ve bilindik haliyle. Oryantalizm, iyiden iyiye bir bilim ve ihtisas sahası haline geldiği XIX. yüzyıldan evvel de vardı şüphesiz. Batılılar için Doğu her zaman keşfedilmesi gereken bir hazine, bir gizem ve muamma (çoğu zaman aptalca bir romanesk ve egzotizm barındırır), bir merak kaynağı olmuştur. Büyük İskender'in Doğuya yaptığı fütuhat seferlerinde, oraları incelemek için yanına nice âlimler aldığını biliyoruz. Ortaçağın talana dayalı Haçlı Seferleri ilâ Napolyon'un 1798 Mısır harekatını ayrı tutar isek eğer; Şark coğrafyasına/kültürüne dair sistematik bir tevessülün Rönesans ile başladığı söylenebilir. Kültürel bir uyanış gerçekleştiren Eski Kıta, bir yandan kendi kökeni olan medeniyetleri incelemeye alırken (Yunan-Roma); öte yandan da Doğulu toplumlar üzerine tanıma çalışmaları başlatıldı. {burada bir dip not olarak altını çizmek ihtiyacı hissettiğim husus; bu tanıma çalışmalarının başlangıçta sadece -o günlerde düşünsel açıdan çok daha ileri konumda bulunan- İslâm dünyası ile sınırlı olduğudur. Ancak kolonyalizm hareketleriyle sınırlar Pasifik'e dek genişleyecektir.} 18. ve 19. yüzyıllarda kültür turizmi kisvesi altında Doğu ülkelerine seyahat yapan ve izlenimlerini kaleme alan Lamartine, Flaubert ve ünlü Pierre Loti'nin ardından; bu konuyla ilgili eğitim veren enstitüler, akademiler ve üniversitelerde adına kürsüler dahi açılmıştır. Bir bilim haline gelen oryantalizm, aslında bir kılıftan başka bir şey olmamıştır arkadaşlarım. Kapitalizm ve emperyalizmin, "böl/yönet" mantığı çerçevesinde suni ayrılıklara binaen insanları ötekileştirmesi üzerine kullandığı araçlardan sadece biri olan Oryantalizm; Sanayi Devrimi ile dizgininden boşalan sömürgecilik faaliyetlerinin hızlanmasına da vesile olmuştur. İngilizler'in Hindistan ve Hong Kong'a dek uzandıkları; buna mukabil ve eşzamanlı olarak Hindoloji, Sinoloji... gibi bilimlerin ortaya çıktığı malumunuz. 1991 sonrası farklı bir şemale bürünmüş olan akım, "demokrasi g.türeceğiz" mihmandarlığı altında Somali, Afganistan ve nihayet Irak işgallerinin meşru gerekçelerinden bir tanesini teşkil edecektir. |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
okaliptus80
| 03.09.2007, 16:19 |
|
Elbette her etki bir tepkiyi doğuracaktır. Bu minvalde sinemada oryantalizm örneklerine 'oksidentalizm' eksenli çalışmalar da yarenlik etmeli. Oryantalizmin tam tersi bir mana ihtiva eden ve savunma refleksleri ile doğmuş Oksidentalizm (yine aynı refleksler ile devam etmiş, bağıl konumdan öteye mevzilenememiş, özgün olamamıştır.) Doğulu toplumların "öteki" ve yoz saydıkları Batılı toplumlara bakış açısını ifade eder. 7. sanatta temsilciliğini yapmış örnekler yok değildir. Bizden ilk aklıma gelen Yücel Çakmaklı'nın vaktiyle çevirmiş olduğu kimi filmler. Burada Doğu kültürünün ve tinselliğin açıkça yüceltildiğini görüyor idik. Yine Uzakdoğu Sinemasının son yıllarda büründüğü durum ayrı bir inceleme konusu gibi durmakta.
Şu Batı dedikleri... (...) |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
okaliptus80
| 03.09.2007, 16:22 |
|
Said'in şematik olarak "Batılılarca aptal, cahil ve çirkin olarak telakki edilen, hakir görülen Doğulu toplumların yine aynı garplılarca buna istinaden her anlamda sömürülmesi" şeklinde çizdiği Oryantalizm (öteki adıyla Şarkiyatçılık), Doğubilimdir en kaba ve bilindik haliyle. Oryantalizm, iyiden iyiye bir bilim ve ihtisas sahası haline geldiği XIX. yüzyıldan evvel de vardı şüphesiz. Batılılar için Doğu her zaman keşfedilmesi gereken bir hazine, bir gizem ve muamma (çoğu zaman aptalca bir romanesk ve egzotizm barındırır), bir merak kaynağı olmuştur. Büyük İskender'in Doğuya yaptığı fütuhat seferlerinde, oraları incelemek için yanına nice âlimler aldığını biliyoruz. Ortaçağın talana dayalı Haçlı Seferleri ilâ Napolyon'un 1798 Mısır harekatını ayrı tutar isek eğer; Şark coğrafyasına/kültürüne dair sistematik bir tevessülün Rönesans ile başladığı söylenebilir. Kültürel bir uyanış gerçekleştiren Eski Kıta, bir yandan kendi kökeni olan medeniyetleri incelemeye alırken (Yunan-Roma); öte yandan da Doğulu toplumlar üzerine tanıma çalışmaları başlatıldı. {burada bir dip not olarak altını çizmek ihtiyacı hissettiğim husus; bu tanıma çalışmalarının başlangıçta sadece -o günlerde düşünsel açıdan çok daha ileri konumda bulunan- İslâm dünyası ile sınırlı olduğudur. Ancak kolonyalizm hareketleriyle sınırlar Pasifik'e dek genişleyecektir.} 18. ve 19. yüzyıllarda kültür turizmi kisvesi altında Doğu ülkelerine seyahat yapan ve izlenimlerini kaleme alan Lamartine, Flaubert ve ünlü Pierre Loti'nin ardından; bu konuyla ilgili eğitim veren enstitüler, akademiler ve üniversitelerde adına kürsüler dahi açılmıştır. Bir bilim haline gelen oryantalizm, aslında bir kılıftan başka bir şey olmamıştır arkadaşlarım. Kapitalizm ve emperyalizmin, "böl/yönet" mantığı çerçevesinde suni ayrılıklara binaen insanları ötekileştirmesi üzerine kullandığı araçlardan sadece biri olan Oryantalizm; Sanayi Devrimi ile dizgininden boşalan sömürgecilik faaliyetlerinin hızlanmasına da vesile olmuştur. İngilizler'in Hindistan ve Hong Kong'a dek uzandıkları; buna mukabil ve eşzamanlı olarak Hindoloji, Sinoloji... gibi bilimlerin ortaya çıktığı malumunuz. 1991 sonrası farklı bir şemale bürünmüş olan akım, "demokrasi g.türeceğiz" mihmandarlığı altında Somali, Afganistan ve nihayet Irak işgallerinin meşru gerekçelerinden bir tanesini teşkil edecektir.
Uzatmayayım, şimdilik bu kadarı kâfi. Ana mecramız olan sinema ile korele etmeye çalışacağımız illetin ne olduğu az da olsa açıklığa kavuşmuş oldu böylece. Böyle bir başlık açmak ilhamını bende uyandıran ise, son dönemlerde tartışma yaratmış iki film oldu: Bunlardan bir tanesi '300' diğeri ise 'The Last King of Scotland' (İskoçya'nın Son Kralı). 300'ü henüz izlemediğim için yorum yapamayacağım ancak Forest Whitaker'in İdi *min Dada rolünde devleştiği film, yukarıda geçtiğim kimi seyyahları hatırlattı bana. İskoçyalı doktorumuzun günceleri, kalıplaşmış ve bir o kadar sığ oryantalist bakış açısından tezahürler adeta! Filmin görece elde ettiği başarı da kanımca işte tam burada gizli. Öyle ya! Doğulular -Doğu derken homojen bir coğrafyadan bahsetmediğimi de eklemeliyim. Keza oryantalist paradigmada Doğu mefhumu salt coğrafi bir terimin karşılığı değil, bir "bakış açısı"nı yansıtmaktadır- hep barbardır, hep geri kalmışdır fimlerde. Güzelim İstanbul'umuzun birkaç sene evvel Atlantik ötesindeki bir mecmuada 70 yıl önceki fotoğraflarıyla yayınlanmış olduğunu hatırlayanlar çıkacaktır. Onların gözünde bu şekilde -ve bilinçli- bir imaj uyandıran Şarklılar, kimi vakit de "anaçlığın" ve maddi dünya ila doyumsuzluğuna galebe çalan maneviyatın bir simgesidir. Federico Fellini'nin 'La Dolce Vita' filminde, kadınlı/erkekli nezih bir toplantıda bu hususun altı çizilmiş; müreffeh ülkelerin hafifmeşrep burjuva hanımlarına karşı Şarkiyat unsuru balans öğesi olarak kullanılmıştır. Üstün gelen doğulu fedakar kadın olmuştur. Başlıkta tekrar konuk etmeyi düşündüğüm David Lean'ın, Forster'ın ünlü kitabından uyarladığı 1984 yapımı 'A Passage to İndia'sı, şarkiyatçılıktan izler barındıran unutulmayacak bir filmdi. Film, Victoryen dönemin kılıç artığı bir aristokrat hanımın Hindistan'a yaptığı ziyaret esnasında yaşadığı olayları ve galeyana gelen iki ulus arasındaki çatışmayı gözler önüne seriyordu. Forster'in romanı aslında dikkatli okunacak olursa iyi niyetli ve kültürel uçurumlardan dem vurma gayretinde. Evet, İngiliz asaletinin o sıralar müstemlekeleri olan Hintlilere yönelik bir aşağılaması ve tepeden bakması filmde de romanda da mevcut. Ancak nalına vururken mıhına vurmayı da ihmal etmemiştir Forster. Günah çıkartmıştır bir nevi sanki. Sonuç olarak A Passage to İndia, Arabistanlı Lawrence'nin İngiliz yönetmeninin elinde, Batının Doğuya yönelik önyargılarına reflektör tutan açık bir oryantalizm gösterisine dönüşmüştür. Ancak kafası karışık bir film olmuş. Yine yolculuk demişken... 2004 yapımı 'Büyük Yolculuk' adlı bir film geliyor aklıma. Orjinal adı hafızamda değil, bilen yazabilir. Fransa'da ikamet eden bir baba ve |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
okaliptus80
| 03.09.2007, 16:23 |
|
"Kuzey İttifakı'nın Kabil'e girmesi, neredeyse Afgan rönesansının başlangıcı olarak görülüyor. TV yayınları başlamış, sinema yeniden gösterime girmiş ve izdiham yaşanmış. Sanırsınız ki, uğruna izdiham yaşanan bir Visconti filmi. Hayır, milletin birbirini ezerek seyretmeye çalıştığı film bir 'mücah.t' filmi imiş. Ama modern dünyanın içi rahat; bugün mücahit filmi, yarın başka bir şey diye düşünülüyor. O başka bir şey de olsa olsa ucuz bir Hollywood filmi olabilir. İçinde yaşadığımız dünyanın modernlik, medenilik anlayışının sınırı bu. Bir yere fast-food, yaygın marka ürünler girmişse, sineması - televizyonu mevcutsa, kılık kıyafeti 'Batılı' kılık kıyafet normlarına uyuyorsa orası modern, orası 'medeni'..." Yine bahis konusu yazıda asıl çarpıcı saptama yapılıyor: "Medeniliğin, Batılı yaşam tarzının şekilleri çerçevesinde tanımlanması, kuşkusuz Batı merkezli, Batı kültürünü mutlaklaştıran ve oryantalizm gibi yerlere varan düşünce biçiminin ve bunun doğurduğu sığlığın bir sonucu. Modernleşmenin, Batılı hayat tarzının şekillerine indirgenmesi de bir sığlık ifadesi ama bu sığlık tesadüfi değil." {Diyarbakır Sinema Kulübü'nün kaleme aldığı bu tümceler, Gazi'den sonra başa gelen ve çağdaşlaşmayı salt Batılılaşma olarak telakki eden baisretsiz idarecileri anımsattı değil mi bazılarınıza?)
Said'in şematik olarak "Batılılarca aptal, cahil ve çirkin olarak telakki edilen, hakir görülen Doğulu toplumların yine aynı garplılarca buna istinaden her anlamda sömürülmesi" şeklinde çizdiği Oryantalizm (öteki adıyla Şarkiyatçılık), Doğubilimdir en kaba ve bilindik haliyle. Oryantalizm, iyiden iyiye bir bilim ve ihtisas sahası haline geldiği XIX. yüzyıldan evvel de vardı şüphesiz. Batılılar için Doğu her zaman keşfedilmesi gereken bir hazine, bir gizem ve muamma (çoğu zaman aptalca bir romanesk ve egzotizm barındırır), bir merak kaynağı olmuştur. Büyük İskender'in Doğuya yaptığı fütuhat seferlerinde, oraları incelemek için yanına nice âlimler aldığını biliyoruz. Ortaçağın talana dayalı Haçlı Seferleri ilâ Napolyon'un 1798 Mısır harekatını ayrı tutar isek eğer; Şark coğrafyasına/kültürüne dair sistematik bir tevessülün Rönesans ile başladığı söylenebilir. Kültürel bir uyanış gerçekleştiren Eski Kıta, bir yandan kendi kökeni olan medeniyetleri incelemeye alırken (Yunan-Roma); öte yandan da Doğulu toplumlar üzerine tanıma çalışmaları başlatıldı. {burada bir dip not olarak altını çizmek ihtiyacı hissettiğim husus; bu tanıma çalışmalarının başlangıçta sadece -o günlerde düşünsel açıdan çok daha ileri konumda bulunan- İslâm dünyası ile sınırlı olduğudur. Ancak kolonyalizm hareketleriyle sınırlar Pasifik'e dek genişleyecektir.} 18. ve 19. yüzyıllarda kültür turizmi kisvesi altında Doğu ülkelerine seyahat yapan ve izlenimlerini kaleme alan Lamartine, Flaubert ve ünlü Pierre Loti'nin ardından; bu konuyla ilgili eğitim veren enstitüler, akademiler ve üniversitelerde adına kürsüler dahi açılmıştır. Bir bilim haline gelen oryantalizm, aslında bir kılıftan başka bir şey olmamıştır arkadaşlarım. Kapitalizm ve emperyalizmin, "böl/yönet" mantığı çerçevesinde suni ayrılıklara binaen insanları ötekileştirmesi üzerine kullandığı araçlardan sadece biri olan Oryantalizm; Sanayi Devrimi ile dizgininden boşalan sömürgecilik faaliyetlerinin hızlanmasına da vesile olmuştur. İngilizler'in Hindistan ve Hong Kong'a dek uzandıkları; buna mukabil ve eşzamanlı olarak Hindoloji, Sinoloji... gibi bilimlerin ortaya çıktığı malumunuz. 1991 sonrası farklı bir şemale bürünmüş olan akım, "demokrasi g.türeceğiz" mihmandarlığı altında Somali, Afganistan ve nihayet Irak işgallerinin meşru gerekçelerinden bir tanesini teşkil edecektir.
Uzatmayayım, şimdilik bu kadarı kâfi. Ana mecramız olan sinema ile korele etmeye çalışacağımız illetin ne olduğu az da olsa açıklığa kavuşmuş oldu böylece. Böyle bir başlık açmak ilhamını bende uyandıran ise, son dönemlerde tartışma yaratmış iki film oldu: Bunlardan bir tanesi '300' diğeri ise 'The Last King of Scotland' (İskoçya'nın Son Kralı). 300'ü henüz izlemediğim için yorum yapamayacağım ancak Forest Whitaker'in İdi *min Dada rolünde devleştiği film, yukarıda geçtiğim kimi seyyahları hatırlattı bana. İskoçyalı doktorumuzun günceleri, kalıplaşmış ve bir o kadar sığ oryantalist bakış açısından tezahürler adeta! Filmin görece elde ettiği başarı da kanımca işte tam burada gizli. Öyle ya! Doğulular -Doğu derken homojen bir coğrafyadan bahsetmediğimi de eklemeliyim. Keza oryantalist paradigmada Doğu mefhumu salt coğrafi bir terimin karşılığı değil, bir "bakış açısı"nı yansıtmaktadır- hep barbardır, hep geri kalmışdır fimlerde. Güzelim İstanbul'umuzun birkaç sene evvel Atlantik ötesindeki bir mecmuada 70 yıl önceki fotoğraflarıyla yayınlanmış olduğunu hatırlayanlar çıkacaktır. Onların gözünde bu şekilde -ve bilinçli- bir imaj uyandıran Şarklılar, kimi vakit de "anaçlığın" ve maddi dünya ila doyumsuzluğuna galebe çalan maneviyatın bir simgesidir. Federico Fellini'nin 'La Dolce Vita' filminde, kadınlı/erkekli nezih bir toplantıda bu hususun altı çizilmiş; müreffeh ülkelerin hafifmeşrep burjuva hanımlarına karşı Şarkiyat unsuru balans öğesi olarak kullanılmıştır. Üstün gelen doğulu fedakar kadın olmuştur. Başlıkta tekrar konuk etmeyi düşündüğüm David Lean'ın, Forster'ın ünlü kitabından uyarladığı 1984 yapımı 'A Passage to İndia'sı, şarkiyatçılıktan izler barındıran unutulmayacak bir filmdi. Film, Victoryen dönemin kılıç artığı bir aristokrat hanımın Hindistan'a yaptığı ziyaret esnasında yaşadığı olayları ve galeyana gelen iki ulus arasındaki çatışmayı gözler önüne seriyordu. Forster'in romanı aslında dikkatli okunacak olursa iyi niyetli ve kültürel uçurumlardan dem vurma gayretinde. Evet, İngiliz asaletinin o sıralar müstemlekeleri olan Hintlilere yönelik bir aşağılaması ve tepeden bakması filmde de romanda da mevcut. Ancak nalına vururken mıhına vurmayı da ihmal etmemiştir Forster. Günah çıkartmıştır bir nevi sanki. Sonuç olarak A Passage to İndia, Arabistanlı Lawrence'nin İngiliz yönetmeninin elinde, Batının Doğuya yönelik önyargılarına reflektör tutan açık bir oryantalizm gösterisine dönüşmüştür. Ancak kafası karışık bir film olmuş. Yine yolculuk demişken... 2004 yapımı 'Büyük Yolculuk' adlı bir film geliyor aklıma. Orjinal adı hafızamda değil, bilen yazabilir. Fransa'da ikamet eden bir baba ve oğulun kutsal diye addettikleri Doğu topraklarına yaptıkları seyahat, ikisi arasındaki kültürel çatışmaları ve nihayetinde oryantalist kokuları beraberinde getiriyordu. Baba doğu gelenek ve akaidlerine bağlıydı; oğul ise batı kültürüne... İlk aklıma gelen örnekler bunlar. {'Midnight Express' filmi hakkındaki görüşlerimi ajitasyon sinemasında etraflıca geçtiğim için onu bu topikte anmayı düşünmüyorum.)
Elbette her etki bir tepkiyi doğuracaktır. Bu minvalde sinemada oryantalizm örneklerine 'oksidentalizm' eksenli çalışmalar da yarenlik etmeli. Oryantalizmin tam tersi bir mana ihtiva eden ve savunma refleksleri ile doğmuş Oksidentalizm (yine aynı refleksler ile devam etmiş, bağıl konumdan öteye mevzilenememiş, özgün olamamıştır.) Doğulu toplumların "öteki" ve yoz saydıkları Batılı toplumlara bakış açısını ifade eder. 7. sanatta temsilciliğini yapmış örnekler yok değildir. Bizden ilk aklıma gelen Yücel Çakmaklı'nın vaktiyle çevirmiş olduğu kimi filmler. Burada Doğu kültürünün ve tinselliğin açıkça yüceltildiğini görüyor idik. Yine Uzakdoğu Sinemasının son yıllarda büründüğü durum ayrı bir inceleme konusu gibi durmakta.
Şu Batı dedikleri... (...) |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
okaliptus80
| 03.09.2007, 16:25 |
|
İdeolojilerin öldüğü (ne büyük bir p.lavraydı), sözüm ona tarihin sonunun geldiği 1989 ertes. temayüz etmeye başlamış olup; başlıca fikir babaları Fukuyama ve Samuel Huntington olan Neo-conlar, şüphesiz oryantalizm tartışmalarını yeniden alevlendirmişlerdi. Fukuyama'daki ideolojilerin sonu düşüncesine/söylemine kaynaklık eden .tki, liberal kap.talizmin artık tek gerçek(!) olarak ilelebet hükümranlığını ilân edeceği savıydı. Huntington ise bunu daha ziyade soyut argümanlar üzerine temellendiriyor; yeni dünya düzeninde "medeniyetler çatışması"nı doğuracak en büyük faktörler olarak kültür, din gibi aidiyetleri/ayrışımları hedef olarak gösteriyordu. Fukuyama beyefendi ilerleyen süreçte ağ.ının payını fazlasıyla almıştı şüphesiz. Cansiparane müdafaa edip aşıladığı o liberalizm ve demokrasi safsataları dünyayı hiç de eskisinden adil, müreffeh ve barışçıl bir surete büründürmediği gibi; varolan çelişkileri daha da keskinleştirmiş idi. Huntington ise Oval Ofis vb. güç odaklarının peykinde ısmarlama yazılar kaleme alan kukla aydınlardan biri olmanın ötesinde, sinsi bir oryantalist. Kendisine yan.t, geçtiğimiz senelerde hayatını kaybeden Edward Said'den gelecekti. Artık topikte sinema ile ilişkilendirmek istediğim enstrümanın ne olduğu tahmin edilmiştir: 'Oryantalizm'. |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
okaliptus80
| 03.09.2007, 16:27 |
|
Uzatmayayım, şimdilik bu kadarı kâfi. Ana mecramız olan sinema ile korele etmeye çalışacağımız illetin ne olduğu az da olsa açıklığa kavuşmuş oldu böylece. Böyle bir başlık açmak ilhamını bende uyandıran ise, son dönemlerde tartışma yaratmış iki film oldu: Bunlardan bir tanesi '300' diğeri ise 'The Last King of Scotland' (İskoçya'nın Son Kralı). 300'ü henüz izlemediğim için yorum yapamayacağım ancak Forest Whitaker'in İdi *min Dada rolünde devleştiği film, yukarıda geçtiğim kimi seyyahları hatırlattı bana. İskoçyalı doktorumuzun günceleri, kalıplaşmış ve bir o kadar sığ oryantalist bakış açısından tezahürler adeta! Filmin görece elde ettiği başarı da kanımca işte tam burada gizli. Öyle ya! Doğulular -Doğu derken homojen bir coğrafyadan bahsetmediğimi de eklemeliyim. Keza oryantalist paradigmada Doğu mefhumu salt coğrafi bir terimin karşılığı değil, bir "bakış açısı"nı yansıtmaktadır- hep barbardır, hep geri kalmışdır fimlerde. Güzelim İstanbul'umuzun birkaç sene evvel Atlantik ötesindeki bir mecmuada 70 yıl önceki fotoğraflarıyla yayınlanmış olduğunu hatırlayanlar çıkacaktır. Onların gözünde bu şekilde -ve bilinçli- bir imaj uyandıran Şarklılar, kimi vakit de "anaçlığın" ve maddi dünya ila doyumsuzluğuna galebe çalan maneviyatın bir simgesidir. Federico Fellini'nin 'La Dolce Vita' filminde, kadınlı/erkekli nezih bir toplantıda bu hususun altı çizilmiş; müreffeh ülkelerin hafifmeşrep burjuva hanımlarına karşı Şarkiyat unsuru balans öğesi olarak kullanılmıştır. Üstün gelen doğulu fedakar kadın olmuştur. Başlıkta tekrar konuk etmeyi düşündüğüm David Lean'ın, Forster'ın ünlü kitabından uyarladığı 1984 yapımı 'A Passage to İndia'sı, şarkiyatçılıktan izler barındıran unutulmayacak bir filmdi. Film, Victoryen dönemin kılıç artığı bir aristokrat hanımın Hindistan'a yaptığı ziyaret esnasında yaşadığı olayları ve galeyana gelen iki ulus arasındaki çatışmayı gözler önüne seriyordu. Forster'in romanı aslında dikkatli okunacak olursa iyi niyetli ve kültürel uçurumlardan dem vurma gayretinde. Evet, İngiliz asaletinin o sıralar müstemlekeleri olan Hintlilere yönelik bir aşağılaması ve tepeden bakması filmde de romanda da mevcut. Ancak nalına vururken mıhına vurmayı da ihmal etmemiştir Forster. Günah çıkartmıştır bir nevi sanki. Sonuç olarak A Passage to İndia, Arabistanlı Lawrence'nin İngiliz yönetmeninin elinde, Batının Doğuya yönelik önyargılarına reflektör tutan açık bir oryantalizm gösterisine dönüşmüştür. Ancak kafası karışık bir film olmuş. Yine yolculuk demişken... 2004 yapımı 'Büyük Yolculuk' adlı bir film geliyor aklıma. Orjinal adı hafızamda değil, bilen yazabilir. Fransa'da ikamet eden bir baba ve oğulun kutsal diye addettikleri Doğu topraklarına yaptıkları seyahat, ikisi arasındaki kültürel çatışmaları ve nihayetinde oryantalist kokuları beraberinde getiriyordu. Baba doğu gelenek ve akaidlerine bağlıydı; oğul ise batı kültürüne... İlk aklıma gelen örnekler bunlar. {'Midnight Express' filmi hakkındaki görüşlerimi ajitasyon sinemasında etraflıca geçtiğim için onu bu topikte anmayı düşünmüyorum.) |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
okaliptus80
| 03.09.2007, 16:29 |
|
"Kuzey İttifakı'nın Kabil'e girmesi, neredeyse Afgan rönesansının başlangıcı olarak görülüyor. TV yayınları başlamış, sinema yeniden gösterime girmiş ve izdiham yaşanmış. Sanırsınız ki, uğruna izdiham yaşanan bir Visconti filmi. Hayır, milletin birbirini ezerek seyretmeye çalıştığı film bir 'mücah.t' filmi imiş. Ama modern dünyanın içi rahat; bugün mücahit filmi, yarın başka bir şey diye düşünülüyor. O başka bir şey de olsa olsa ucuz bir Hollywood filmi olabilir. İçinde yaşadığımız dünyanın modernlik, medenilik anlayışının sınırı bu. Bir yere fast-food, yaygın marka ürünler girmişse, sineması - televizyonu mevcutsa, kılık kıyafeti 'Batılı' kılık kıyafet normlarına uyuyorsa orası modern, orası 'medeni'..." Yine bahis konusu yazıda asıl çarpıcı saptama yapılıyor: "Medeniliğin, Batılı yaşam tarzının şekilleri çerçevesinde tanımlanması, kuşkusuz Batı merkezli, Batı kültürünü mutlaklaştıran ve oryantalizm gibi yerlere varan düşünce biçiminin ve bunun doğurduğu sığlığın bir sonucu. Modernleşmenin, Batılı hayat tarzının şekillerine indirgenmesi de bir sığlık ifadesi ama bu sığlık tesadüfi değil." {Diyarbakır Sinema Kulübü'nün kaleme aldığı bu tümceler, Gazi'den sonra başa gelen ve çağdaşlaşmayı salt Batılılaşma olarak telakki eden baisretsiz idarecileri anımsattı değil mi bazılarınıza?)
İdeolojilerin öldüğü (ne büyük bir palavraydı!), sözüm ona tarihin sonunun geldiği 1989 ertesi temayüz etmeye başlamış olup; başlıca fikir babaları Fukuyama ve Samuel Huntington olan Neo-conlar, şüphesiz oryantalizm tartışmalarını yeniden alevlendirmişlerdi. Fukuyama'daki ideolojilerin sonu düşüncesine/söylemine kaynaklık eden .tki, liberal kapitalizmin artık tek gerçek(!) olarak ilelebet hükümranlığını ilân edeceği savıydı. Huntington ise bunu daha ziyade soyut argümanlar üzerine temellendiriyor; yeni dünya düzeninde "medeniyetler çatışması"nı doğuracak en büyük faktörler olarak kültür, din gibi aidiyetleri/ayrışımları hedef olarak gösteriyordu. Fukuyama beyefendi ilerleyen süreçte ağ.ının payını fazlasıyla almıştı şüphesiz. Cansiparane müdafaa edip aşıladığı o liberalizm ve demokrasi palavraları dünyayı hiç de eskisinden adil, müreffeh ve barışçıl bir surete büründürmediği gibi; varolan çelişkileri daha da keskinleştirmiş idi. Huntington ise Oval Ofis vb. güç odaklarının peykinde ısmarlama yazılar kaleme alan kukla aydınlardan biri olmanın ötesinde, sinsi bir oryantalist. Kendisine yanıt, geçtiğimiz senelerde hayatını kaybeden Edward Said'den gelecekti. Artık topikte sinema ile ilişkilendirmek istediğim enstrümanın ne olduğu tahmin edilmiştir: 'Oryantalizm'. |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
okaliptus80
| 03.09.2007, 16:35 |
|
"Kuzey İttifakı'nın Kabil'e girmesi, neredeyse Afgan rönesansının başlangıcı olarak görülüyor. TV yayınları başlamış, sinema yeniden gösterime girmiş ve izdiham yaşanmış. Sanırsınız ki, uğruna izdih.m yaşanan bir Visconti filmi. Hayır, milletin birbirini ezerek seyretmeye çalıştığı film bir 'mücah.t' filmi imiş. Ama modern dünyanın içi rahat; bugün mücah.t filmi, yarın başka bir şey diye düşünülüyor. O başka bir şey de olsa olsa ucuz bir Hollywood filmi olabilir. İçinde yaşadığımız dünyanın modernlik, medenilik anlayışının sınırı bu. Bir yere fast-food, yaygın marka ürünler girmişse, sineması - televizyonu mevcutsa, kılık kıyafeti 'Batılı' kılık kıyafet normlarına uyuyorsa orası modern, orası 'medeni'..." Yine bahis konusu yazıda asıl çarpıcı saptama yapılıyor: "Medeniliğin, Batılı yaşam tarzının şekilleri çerçevesinde tanımlanması, kuşkusuz Batı merkezli, Batı kültürünü mutlaklaştıran ve oryantalizm gibi yerlere varan düşünce biçiminin ve bunun doğurduğu sığlığın bir sonucu. Modernleşmenin, Batılı hayat tarzının şekillerine indirgenmesi de bir sığlık ifadesi ama bu sığlık tesadüfi değil." {Diyarbakır Sinema Kulübü'nün kaleme aldığı bu tümceler, Gazi'den sonra başa gelen ve çağdaşlaşmayı salt Batılılaşma olarak telakki eden baisretsiz idarecileri anımsattı değil mi bazılarınıza?)
İdeolojilerin öldüğü (ne büyük bir pal.vraydı!), sözüm ona tarihin sonunun geldiği 1989 ertes. temayüz etmeye başlamış olup; başlıca fikir babaları Fukuyama ve Samuel Huntington olan Neo-c.nlar, şüphesiz oryantalizm tartışmalarını yeniden alevlendirmişlerdi. Fukuyama'daki ideolojilerin sonu düşüncesine/söylemine kaynaklık eden .tki, liberal kap.talizmin artık tek gerçek(!) olarak ilelebet hükümranlığını ilân edeceği savıydı. Huntington ise bunu daha ziyade soyut argümanlar üzerine temellendiriyor; yeni dünya düzeninde "medeniyetler çatışması"nı doğuracak en büyük faktörler olarak kültür, din gibi aidiyetleri/ayrışımları hedef olarak gösteriyordu. Fukuyama beyefendi ilerleyen süreçte ağ.ının payını fazlasıyla almıştı şüphesiz. Cansiparane müdafaa edip aşıladığı o liberalizm ve demokrasi safsataları dünyayı hiç de eskisinden adil, müreffeh ve barışçıl bir surete büründürmediği gibi; varolan çelişkileri daha da keskinleştirmiş idi. Huntington ise Ov.l Ofis vb. güç odaklarının peykinde ısmarlama yazılar kaleme alan kukla aydınlardan biri olmanın ötesinde, sinsi bir oryantalist. Kendisine yan.t, geçtiğimiz senelerde hayatını kaybeden Edward Said'den gelecekti. Artık topikte sinema ile ilişkilendirmek istediğim enstrümanın ne olduğu tahmin edilmiştir: 'Oryantalizm'. |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
okaliptus80
| 03.09.2007, 16:35 |
|
Said'in şematik olarak "Batılılarca @ptal, cahil ve çirkin olarak telakki edilen, hak.r görülen Doğulu toplumların yine aynı garplılarca buna istinaden her anlamda sömürülmesi" şeklinde çizdiği Oryantalizm (öteki adıyla Şarkiyatçılık), Doğubilimdir en kaba ve bilindik haliyle. Oryantalizm, iyiden iyiye bir bilim ve ihtisas sahası haline geldiği XIX. yüzyıldan evvel de vardı şüphesiz. Batılılar için Doğu her zaman keşfedilmesi gereken bir hazine, bir gizem ve muamma (çoğu zaman aptalca bir romanesk ve egzotizm barındırır), bir merak kaynağı olmuştur. Büyük İskender'in Doğuya yaptığı fütuhat seferlerinde, oraları incelemek için yanına nice âlimler aldığını biliyoruz. Ortaçağın talana dayalı Haçlı Seferleri ilâ Napolyon'un 1798 Mısır harekatını ayrı tutar isek eğer; Şark coğrafyasına/kültürüne dair sistematik bir tevessülün Rönesans ile başladığı söylenebilir. Kültürel bir uyanış gerçekleştiren Eski K.ta, bir yandan kendi kökeni olan medeniyetleri incelemeye alırken (Yunan-Roma); öte yandan da Doğulu toplumlar üzerine tanıma çalışmaları başlatıldı. {burada bir dip not olarak altını çizmek ihtiyacı hissettiğim husus; bu tanıma çalışmalarının başlangıçta sadece -o günlerde düşünsel açıdan çok daha ileri konumda bulunan- İslâm dünyası ile sınırlı olduğudur. Ancak kolonyalizm hareketleriyle sınırlar Pasifik'e dek genişleyecektir.} 18. ve 19. yüzyıllarda kültür turizmi kisvesi altında Doğu ülkelerine seyahat yapan ve izlenimlerini kaleme alan Lamartine, Flaubert ve ünlü Pierre Loti'nin ardından; bu konuyla ilgili eğitim veren enstitüler, akademiler ve üniversitelerde adına kürsüler dahi açılmıştır. Bir bilim haline gelen oryantalizm, aslında bir kılıftan başka bir şey olmamıştır arkadaşlarım. Kapitalizm ve emperyalizmin, "böl/yönet" mantığı çerçevesinde suni ayrılıklara binaen insanları ötekileştirmesi üzerine kullandığı araçlardan sadece biri olan Oryantalizm; Sanayi Devrimi ile dizgininden boşalan sömürgecilik faaliyetlerinin hızlanmasına da vesile olmuştur. İngilizler'in Hindistan ve Hong Kong'a dek uzandıkları; buna mukabil ve eşzamanlı olarak Hindoloji, Sinoloji... gibi bilimlerin ortaya çıktığı malumunuz. 1991 sonrası farklı bir şemale bürünmüş olan akım, "demokrasi g.türeceğiz" mihmandarlığı altında Somali, Afganistan ve nihayet Irak işgallerinin meşru gerekçelerinden bir tanesin. teşkil edecektir. |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
okaliptus80
| 24.09.2007, 16:24 |
|
Artık efendiler öldü!
...1900'ün yalnızca siyasal bir film olarak anılmasını istemem. Bu, daha geniş olarak yaşam, yazgı, aşk ve siyaset üzerine bir filmdir. Çünkü siyaset de gündelik yaş.mımızın bir parçasıdır... (Bernardo Bertolucci)
Madem epik bir hikâye ile başlangıcı yapmış olduk; o vakit ben de öyküleme tekniği ile kaleme alacağım yorumumu. Bol bol diyalog ve monolog geçeceğim arada. Ayrıca yazım kısmi spoiler içereceği için filmi izlememiş olanların okumaması daha iyi olur. Hedef kitlem filmi izlemiş olanlar. Ancak önce İtalya tarihini -konumuz yörüngeli- şöyle çok kısaca/genel hatlarıyla çizmek gerekecek; Ancak 19. yüzyılın sonlarında siyasi birliğini sağlamayı başarabilmiş İtalyan Devleti, dolayısıyla Sanayi Devrimiyle hızlanan sömürgecilik yarışından da geri kalmıştı. İçte ise karışıklıkların tepe noktasına ulaştığını görüyoruz. Bir yanda ekonomik yetersizlik ve adaletsizlikler, ağır vergiler ve çalışma koşullarına binaen kazan kaldıran işçi / köylüler ilâ o dönem kıtayı abluka altına almış anarşik hareket; öte yandaysa savaş çığırtkanlığı yapan Hıristiyan-Demokrat ve liberal sağcı kabineler. Filmimizdeki bir sahnede de atıf yapılan Garibaldi ve Mazzini'nin ön ayak olduğu sol hareket, gittikçe irtifa ve güven kaybeden sağ tandanslı hükümetlere baskın gelerek iktidarı ele geçirir. Bu durum (ve ardı sıra sürüklediği reform dalgası) eciş büçüş 1920'lere dek devam eder. Ancak bu yıldan sonra hızlanan aşırı sağ dalga, çizme'yi de etkisi altına alır. Ülke, 1945'e kadar koyu diktatör ve faşist idarelerin kıskacı altında inler.
"Bu sosyalizm mi? Zenginler terliyor; fakirler ise hiçbir şey yapmadan ağacın altında öylece oturuyor. Hep böyle devam etse ne güzel!" (Leo)
Novecento {1900}, İtalya'nın 1900 - 1945 arası siyasi/sosyal ve ekonomik evrimine dair yansıtılan karelerden hareketle, küçük ölçekli de olsa tarihi bir fresk özelliği taşır. 5 saati aşkın süresiyle epik bir destan görünümündedir! Son iki yüzyıl boyunca faşizm, anarşizm ve komünizm çatışmalarından çok çekmiş Kuzey İtalya'nın tarım ekonomisi ile geçinen taşrasını ('Emilia Romagna' kasabası) dekor olarak seçen Bertolucci; az önce dillendirmiş olduğum freski 'Alfredo' ve 'Olmo' üzerinden "kurgu"lar. (Tırnak işareti, didaktik ve dökümanter bir çalışmadan ziyade, estetik ve şiirsel yönü ağır basan sanat filmiyle karşı karşıya olduğumuza dikkat çekmek içindir.) Filmdeki ana/baskın karakterler olan Alfredo (Robert De Niro) ve Olmo'nun (Gerard Depardieu) çocukluktan ilk gençliğe, erişkinlikten orta yaş sonrasına dek ilerleyen yaş.m çizgileri/eğrileri; İtalyan tarihinin de soluk alıp veren canlı bir panoraması gibidir adeta...
Köyün delisinin çalılıklarla çepeçevre yolda "Guiseppe Verdi öldü! Guiseppe Verdi öldü!" naralarına kulak misafiri oluruz evvela. Ünlü besteci Verdi hayatını kaybetmiştir. Sene 1901. Hayat bu ya! Bestekârın vefat ettiği gün, kasabada tatlı bir telaşın yaşandığı anlara karşılık gelir. Evet, ölene dek kader arkadaşlığı yapacak olan "farklı sınıflar mensubu" bu iki kahramanımızın doğumu aynı gün gerçekleşmiştir. Mamafih kahyanın gayrimeşru torunu (Olmo); efendisinin torunundan (Alfredo) 1 saat önce dünyaya gelmiştir. Kölenin torunu, hangi cüretle efendinin torunundan önce doğabilirmiş değil mi? (...) (bu iki karaktere tekrar döneceğim.)
Olmo'nun büyükbabası 'Leo', filmdeki emekçi/sömürülen kanadı temsil eder. Efendinin topraklarında çalışan ırgatların başıdır ve Lancaster ile olan hukuku dostane temeller üzerinde devam edegelir. Filmde efendiyi ve toprakların büyük sahibini canlandıran Burt Lancaster ise; ardılı olarak yerini alacak oğlu Giovanni'ye nispetle naif ve çalışan dostu bir portre/görünüm sergiler. Torununun dünyaya gelişini karşıladığının akabinde işçilerin çalıştığı tarlaya gider; onlara şampanya ikram eder. Değerli arkadaşlarım; Burt Lancaster ve halefi/oğlu Giovanni karakterleri özelinden; aristokrasinin çöküşü ve burjuvazinin yükselişi olgusuna dikkat çeker İtalyan yönetmen. Lancaster, ne kadar işleri eski usül idare eder ve gelenekselle bağını koparmamış görünüm çiziyor ise; oğlu bir o raddede sömürücü, işbirlikçi ve dejenere surette ele alınmıştır. Düşkün aristokratımız Lancaster'ın hazin ölümü ve yeni idare... Tıpkı İtalyan'ın halihazırdaki bıçak sırtı konumu gibi kasabamızın kaderi de makus yöne ve faşizm belasına evrilmektedir yokuş aşağı. "En azından daha önce bana emir veren sahibimin kim olduğunu biliyordum. Şimdi işler karmakarışık!" diye hayıflanadursun Leo; İtalya'da bir dönem kapanmaktadır! "Artık efendiler öldü!"
Öz oğlu Alfredo'ya olduğu kadar emrinde çalışan işçilere karşı da despot bir tutum içerisindedir Giovanni.(yeni "efendi"miz.) Alabildiğine baskıcı, iki yüzlü ve fırsatçıdır; bu yönüyle sömürücü anamalcılığın ve baskıcı faşizmin bir bedende cisim bulmuş halidir filmimizde. Tahıl düşük rekolte yaptığı zaman yarı fiyatına gündelik önerecek derecede pişkin olan Giovanni, son derece manalı bir cevap alacaktır ırgattan: "Ama hasılat gereğinden çok çok fazla olunca 2 katı maaş almıyoruz! Fedakarlık yapmayacağız!" Dolayısıyla iki sınıf arasındaki çelişki iyi yansıtılmış filmimizde. Evlerinden ve topraklardan yani kasabadan göçe zorlanan halk; iş bırakan ve greve giden işçiler; paralı güç odakları ve emirleri altındaki silahlı kuvvetin baskı unsuru olarak devreye sokulması... Yüce yargının(!) kararları adına tasallut uygulayan silahlı müfreze, bir gerçeği işaret eder filmde: Adalet ve silahlı güç, kim hakim güç ise onun emrindedir! En hazini de grev kırıcılar olsa gerek; ("Sosyalistler özgürlük ister. Ancak özgürlük yok! Çünkü birlik olamıyoruz.") - Büyükbaba! Grev kırıcı ne demek? (Olmo) - Grev varken işe giden demek. (Leo) - Neden? - Çünkü onlar en fakir ve en cahil kalmış olanlarımız! ...
"Devrimciler der ki: Toprağı kim ekip biçerse sahibi odur! Efendi/köle diye bir ayrım olmamalıdır! Yaşasın devrim ve genel grev!" İş bırakan ve koşut olarak lokavt yiyen devrimci işçiler, kadın/çocuk/genç/yaşlı kortej oluşturur, dillerde sloganlar ve elde kızıl bayraklarla Cenova istasyonunda bir araya gelirler. Onları bekleyen bir ten vardır. Bu tren, bir dönemin nihayetini haber verir bizlere: Savaş çıkmıştır ve emekçi çocuklarına cephe yolu gözükmektedir. Şimendifer raylarda ilerlerken, filmin 1. bölümü de son bulur. (...) ________ Tarih: 1920'lerin ortası Hadise: Devrimci bir öğretmen olan ve bu haliyle sınıfının kültürlü azınlığını temsil eden genç kızımız Anita (Olmo'nun yakınlaşacağı kızdır ayrıca); yaşlı işçilere köhne bir binada eğitim vermektedir. Komün Evi adını veriyorlar o binaya. Köylüleri güneye sürmek isteyen toprak ağaları ve faşist güçler koalisyonu, bir gece evi yakacaktır... Sonuç: 4 ölü! "Adı ... 7 yaşından beri işçi. Efendiler tarafından sömürülmüş, Faşistler tarafından öldürülmüştür!" ________
'Alfredo Berlinghieri'... Robert De Niro'nun canlandırdığı Alfredo, bir toprak ağasının/aristokratın oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Toprakların gelecekteki en büyük varisidir. 'Olmo Dalco'... Gencecik bir Depardieu var karşımızda. Bir "köle"nin torunu olarak dünyaya gelmiş proleterdir Olmo. Alfredo'ya nazaran daha bilinçli ve güçlü bir kişilik sergiler tüm film boyunca. İşte bambaşka kutupların mensubu bu iki insanın, çocukluktan son demlerine kadar savruldukları hayatlara vizör tutuyor 1900. Çocukluk döneminde sık sık bir araya gelirler, kâh kurbağa avlarlar kâh trenyolunda vakit geçirirler. Olmo, daha o yaşında bile politik gerçeklerden haberdardır; sosyalizmden bahseder arkadaşına. Alfredo ise içinde bulunduğu şatafatlı yaşamla (ve zalim babasıyla) pek uyuşamayan bir çocuk zaten; Olmo ile yarenlikte bulmuştur mutluluğu. Lakin çocukluk işte! Sınıf ayrımı ve sosyalizm/kapitalizm kamplaşması ne kadar etki edebilir ki körpe beyinlere. İkili arasındaki beklenen çelişki, erişkinlik yıllarında şekilleniyor. (ancak bir anda değil tedricen oluyor.) Savaştan köye dönen Olmo'nun Alfredo ile ilk karşılaştığı sahnede şöyle bir istiare yapar yönetmen: De Niro'yu teğmen rütbesi ve kıyafetleriyle, er konumundaki Depardieu'nun karşısına çıkarır. Böylece ilerleyen süreçte iki arkadaşın yollarını ayırmasına sebep olan sınıfsal çelişkinin ilk ip uçlarını da vermiş olur. Alfredo, çok değişecek ve sefih hayatın cazibesine kapılıp köklerine, yani geç de olsa o küçük burjuva hayatına dönmüş olacaktır. Artık Alfredo, aktif bir Marksist olan Olmo'nun gözünde faşizme destek veren ve yok edilmesi gereken efendilerden biridir. Filmde ana konuya eşgüdüm olarak ilerleyen iki leitmotif ise, bildik Bertolucci cinselliğini yansıtan kadın/erkek ilişkileri ilâ zengin sınıfın kendi arasındaki çıkar/güç savaşlarıdır. Bertolucci, Paris'te Son Tango'da da şahit olduğumuz anadan üryan eros sahneleri bu filmde de sınırsızca kullanmış. Yine aşk da filmde yer tutan enstrümanlardan; zira o da insan olmanın getirdiği bir ihtiyaç... (NOT: Filmde, son derece şuh bir eda sergileyen 'Ada' rolünde, inanılmaz güzel bir kadın olan Dominique Sanda var. Çekirdekten yetişme bir burjuva omasa da Ada, soylu sınıfın yaptığı öz eleştirinin timsali gibidir!) Bir diğer yan öğe de Donald Sutherland'ın başarıyla canlandırdığı 'Attila' karakteri ve türlü fesatlıkları... Berlinghieri ailesinin sadık hizmetkarı olan Attila, faşist olmakla övünen ateşli bir Mussolini taraftarı. Komünistlere ölüm! lafını diline pelesenk etmiş bir 'Kara Gömlekliler' mensubu. Filmde, Sutherland'ın merkezinde olduğu kimi yan olaylar vasıtasıyla da (ipotek vs.), zengin tabaka arasındaki kaypak ve sağlıksız ilişkileri gözler önüne seriyor ünlü rejisör. (Bir sahnede hunharca öldürülen zengin çocuğu, faşizmin hiç de köle/efendi ayrımı dinlemediğine; özünde insana ve güzel olan her şeye düşman olduğuna delalettir.) |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
okaliptus80
| 24.09.2007, 16:25 |
|
Novecento, görüldüğü üzere siyasi yönü ve ajit referansları kuvvetli bir film. İki savaş arası yükselen sol hareket ve faşizmin yarattığı düalizm; efendilerine baş kaldıran İtalyan köylüleri; ve de akim kalmış "devrim" hareketi edindiği ana meseleler... Ancak bir iki hususta çuvallıyor kanımca! Bunlardan birincisi olayları ve kişileri ideolojik söylemler ve sınıfsal çatışmalar üzerine inşa ederken; malesef birazcık sathi (yüzeysel) kalmış olması. Siyasi ve sosyal yapının mevcut ekonomik düzen ile olan ilişkisini, -ekseriyetle- saman alevi gibi sönüp parlayan "sloganlar" ve marşlar üzerine inşa etmiş Bertolucci. (kendisi de bunu her fırsatta ikrar ediyor zaten.) Bir de filmle özdeşleşmiş ve devrimci kalabalığın sloganlarına eşlik eden kızıl flama elbette... Bu haliyle de sistemli ve derinlemesine bir ajitasyon olma şansını elinin tersiyle itmiş. Öte yandan topyekün ve kapsamlı çizilmiş bir faşizm karşıtlığı yerine; bireysel eksenli ve mikro diyebileceğimiz bir anlatım kullanılmış. Bireysel eksenli bu anlatımın vücut bulmuş hali ise Attila karakteri oluyor. Sapkın bir profil çizen Attila, -tıpkı Seremoni'deki Jeanne örneğinde olduğu gibi- dikkatleri "genele" (topyekün bir sistemdir genelden kastım) kanalize etmenin önünde bir bent gibi durur. Derinlere dalmaktansa suyun yüzeyini dalgalandırmakla iktifa ediyor yani Novecento. Haa gerekli mahfillere mesajını vermiş midir film; evet vermiştir! Vazifesini yerine getirmiş, mevcut anlatımıyla yine de birçok türdaşı arasından sıyrılmayı başarmıştır. Bu dev şöleni biz sinemaseverlere armağan ettiğin için teşekkürler Bertolucci! |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
okaliptus80
| 24.09.2007, 16:26 |
|
Alin Taşçıyan'ın sözleriyle kapatalım; " Novecento / 1900, İtalya'da faşizmin yükselişini ve ona tepki olarak gelişen işçi sınıfı bilincini; aristokrasinin kalıntıs. toprak sahiplerinin çağın gerisinde kalışını anlatan güçlü, görkemli ve izlemesi çok z.hmetli, dev bir yap.t! " ... |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
okaliptus80
| 20.02.2008, 18:42 |
|
| Gönderemediğim bir yazı daha. Güncelliğini yitirmiş ve hayli eski diyebileceğimiz başlığa sığınmak zorundayım bir kez daha. Mazur görünüz! |
|
| | | | | |