 |
 |
| Sinema ve Politika |
En belirgin örneği Midnight Express olan kimi filmlerin Türkiye'ye karşı politik amaçlar güttüğü söylenir. Manchewski'nin gündemdeki filmi Toz ve Egoyan'ın Cannes'da gösterilen Ararat'ı da bu potaya girecek gibi görünüyor. Sadece ülkelere değil, bir ülke içineki oluşumlara da tavır alan yapımlar dünyanın dört bir yanında çekilmiş ve halen de çekilmekte. Sinema eserlerinin politik özellikleri hakkında neler düşünüyorsunuz? Dünya sinemasındaki Türk imajı da dahil olmak üzere, perdeye yansıyan politik tercihlerle ilgili her türlü görüşünüzü bu forumda diğer kullanıcılarla paylaşabilirsiniz...
|
|
| 8718 kez okunmuş / 236 cevap yazılmış > Son cevap 05.03.2008, 12:04 |
|
|
|
milşin
| 20.02.2006, 23:47 |
|
20.02.2006 Hasan Pulur
Başbakan'ın "argo"suna takıldık, 45'lik eski plak gibi... "Lan" dedi, "Al ananı git buradan!" dedi, "Terbiyesiz!" dedi... Oysa Başbakan'ın "ekonomik incileri" de varmış. *** Mesela Başbakan "Yatırımlar patladı" demiş... Oysa kamu yatırımları artmak yerine azalıyormuş... Konsolide bütçe kapsamındaki kamu yatırımlarının Gsmh içindeki payı 2002 yılında yüzde 2.5 iken şimdi yüzde 2'ye inmiş... *** Başbakan, "İşsizlik azaldı" diyormuş... Oysa, 2002 yılından beri işsizlik azalmamış, iş aramaktan yorulanlar ve mevsimlik çalışanlar göz önüne alınırsa, düzeltilmiş işsizlik oranı, 2002 yılının ilk üç çeyrek ortalamasında yüzde 16.6 iken, 2005 yılının ilk üç çeyrek ortalamasında yüzde17.1'e çıkmıştır. Bu, son üç yılın en yüksek seviyesiymiş... *** Başbakan, "Paradan, para kazanma dönemi bitti, artık üreten kazanıyor" demiş. Oysa 2005 yılı sonunda 244.8 milyar YTL olan konsolide bütçe kapsamındaki iç borç stokunun yüzde 51.5'i piyasaya olan borçlardan oluşmaktaymış. AKP iktidarının başlangıcı olan Ekim 2002 sonunda bu oran yüzde 47.2 düzeyindeymiş... *** Başbakan, "Küresel sermaye artık Türkiye'ye geliyor" demiş. Oysa Türkiye'ye yeni fabrika kuracak, doğrudan yabancı sermaye gelmiyormuş... Ya neymiş gelen sermaye? Ya sıcak para olarak vurgun vuruyormuş, istikrarsızlığın kaynağını oluşturuyormuş, ya işletmede kamu işletmelerine kayıyormuş, ya da Ofer, Oger, Dubai kuleleri gibi gayrimenkul yatırımı olarak giriyormuş. *** DIŞ ticaret açığı ne durumda? İhracat 2004 yılında yüzde 15.8 artarak 62 milyar dolara yükselmiş, ithalat ise 2004 yılına göre, yüzde 19 artarak 116 milyar 48 milyon dolara tırmanmış... Tüketim malları ithalatında ise patlama olmuş, dış ticaret açığını tetiklemiş... Tüketim malları ithalatı 2002 yılında 4 milyar 898 milyon dolar iken, 2005 sonunda 13 milyar 926 milyon dolar olmuş, 2002'den bu yana yüzde 184.3 oranından 9 milyar 28 milyon dolara çıkmış... *** Diyeceksiniz kim çıkarıyor bunları? CHP Ekonomik Bülteni'ne bir bakarsanız, görürsünüz. Tabii Deniz Baykal'ın kooperatif evinin tapusunu sormaktan vakit bulursanız...
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
milşin
| 21.02.2006, 13:53 |
|
Emin Çölaşan 21.02.2006
BÜYük devlet ve hükümet adamı, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül yine harikalar yaratıyor. Ağzından çıkan cümleler, sözcükler ve mantığı muhteşem! Gerçi arada bir kendisiyle çelişkiye düşüyor ama o kadarcık kusur kadı kızında bile olur.
Örneğin, 1995 yılında Refah Partisi milletvekili kimliğiyle Meclis kürsüsüne çıkmış, AB'ye en ağır sözleri söylemiş ve "Bizi hiçbir zaman almayacaklar, bu bir aldatmacadır" demişti.
Gül sonra Dışişleri Bakanı olunca 180 derece döndü, AB kapılarında yalvarıp yakardı, günümüzde en hızlı AB yandaşı oluverdi.
Onun ağzından çıkan kerametli, muhteşem sözleri zaman zaman ibret ve hayretle izliyoruz, bu vesileyle gülüp neşemizi buluyoruz!
Dünkü sözleri yine muhteşemdi. Dünya ülkeleri tarafından -öyle veya değil- terörist ilan edilen HAMas'ın önde geleni kod adı Halid Meşal birkaç gün önce komedi, skandal bir gezi için Ankara'ya gelmişti. Onu VIP'ten karşıladılar, ertesi akşam havaalanının kargo kapısından postaladılar.
Abdullah Gül'ün kendisiyle Dışişleri Bakanı değil, AKP milletvekili (!) sıfatıyla görüştüğü açıklandı.
Tayyip Erdoğan da görüşecekti. Fakat devreye ABD, AB ve İsrail girip baskı yapınca vazgeçmek zorunda kaldı.
Bizimkiler iddialıydı: "HAMas'a nasihat verdik. Terörü bırakın, İsrail'i tanıyın dedik. Çok iyi oldu."
Fakat aynı Meşal iki gün sonra İran'a gidip konuşmasın mı:
"Direnişimiz aynen devam edecektir."
Demek ki bizimkilerin Ankara'da "nasihat verdik" dediği adamın, bu sözler bir kulağından girip öbür kulağından çıkmıştı! Bizimkiler boşa nefes tüketmişti ve olacağı da zaten buydu!
Neyse, esas yazmak istediğim konu başka.
***
Abdullah Gül Beyefendi bu gezi sonrasında büyük eleştiriler aldı. O kadar ki, İsrail'in Ankara Büyükelçisi dün Dışişleri Bakanlığı'nın görüşme istemini reddetti ve gitmedi. Ancak Abdullah Gül inciler saçmayı sürdürüyor. Tarihe geçecek son sözleri şöyle:
"Filistin'in tapu kayıtları bende. Bütün bölgenin tapu ve arşivleri benim elimde. Ben Filistin'le ilgilenmeyeceğim de kim ilgilenecek? Ben mi ilgilenmeyeceğim? Bu, büyüklüğün ve gücün farkında olmamak demektir. Bu ziyareti eleştirenler tarih bilincine sahip değil."
Osmanlı'dan kalan Filistin tapuları elimizde ve bu nedenle Filistin'le ilgilenmek durumundayız!
Çağımızda birkaç yüzyıl öncesinden kalan tapularla iş yapmanın, sonuç elde etmenin mümkün olmadığını Abdullah Gül herhalde bilmiyor.
Bu mantıktan gidersek Osmanlı döneminden kalan Kıbrıs başta olmak üzere Kuzey Irak'ın (özellikle Musul, Kerkük), Bulgaristan, Bosna Hersek, Makedonya gibi Asya ve Avrupa kıtalarında pek çok ülkenin tapu kayıt belgelerinden bir bölümü de bizim arşivlerimizde.
Peki bu durumda biz oralarla da -Abdullah Gül mantığı doğrultusunda- aynı tapu arşivlerini gerekçe göstererek ilgileniyor muyuz?
Bu nasıl bir anlayıştır? Bir Dışişleri Bakanı gerçekleri nasıl olur da böylesine laf oyunlarıyla çarpıtmaya kalkışır?
***
Türkiye Cumhuriyeti elbette ki dünya olaylarıyla, hele bize yakın ülke ve topraklarla ilgilenecektir.
Buna Filistin de dahildir.
Ama "tapusu bende" gerekçesiyle değil!
Burada kendisine bir şeyi daha anımsatmak gerekiyor:
Çağımızda dış siyaset ve ülkeler arasındaki ilişkiler, yüzlerce yıllık tapu arşivleri ve kayıt defterleriyle yürümüyor.
O belgelerin zamanı çoktaaan geçti!
Şimdi ülkelerin kendileri tarafından verilmiş yeni tapular var.
Filistin, İsrail, Kıbrıs, Irak, Bulgaristan, Bosna Hersek, Makedonya...
Belki Mekke ve Medine yöresi...
Atamız Osmanlı zamanında oraları ele geçirmiş, yüzyıllar boyu kalmış. Camiler, köprüler, çeşmeler, kaleler yaptırmış, tapular vermiş.
O tapular artık geçerli değil!
Onların hükmü kalmadı.
Filistin'le ilgilenirsen ilgilenirsin de, tapularla değil daha gerçekçi yöntemlerle!
Aksi takdirde başta Filistin olmak üzere bütün dünya sana güler!
Şimdi burada, bunların HAMas örgütüne niçin böylesine büyük ilgi gösterdiğini iki cümle ile açıklamak isterim. Bilmeyen öğrenir...
Çünkü Filistin'de iktidarı ele geçiren HAMas, İslam devleti kuracak. Tam AKP'ye göre bir iş.
İşin perde arkası, tapu-mapu masalları ve ötesi bu kadar
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
milşin
| 21.02.2006, 13:59 |
|
Bekir Coşkun 21.02.2006
İktidardaki arkadaşlar zor bir işi başardılar; hem HAMas’ı çağırıp görüştüler hem çağırmamış ve görüşmemiş gibi yaptılar.
Dünya diplomasisi tarihinde bu ilk kez oluyor.
Başbakan’ın çağırdığı misafirinden kaçıp mobilya fabrikasına saklanması, rastlanılan bir olay değil.
Başbakan’ın haberi olmadan böyle bir konuğun Türkiye’ye gelmesinin olanaksız olduğunu hepimiz biliriz.
Ama "HAMas geldi..." dediklerinde "Tayyib Bin Teyyare" kimliği ile arka kapıdan çıkıp gitmeyi planladığını tahmin ediyoruz.
Nitekim medyadan izlediğiniz gibi, HAMas heyetinin Dışişleri yerine AKP Genel Merkezi’ne götürülmesi ve AKP amblemlerinin bez ve kartonlarla kapatılması rastlantı değil.
*
Başbakan, misafirleri HAMas heyetinden kurtulmanın huzuru içinde İstanbul’a gitmek üzere Esenboğa Havaalanı’na yaklaştığında ise "HAMas havaalanında..." haberini aldı.
Şoförüne "Dön ve gazla..." dedi.
Eğer oralarda bulunduysanız, o lastikleri cazırdayarak "U" dönüşü yapan siyah otomobilde sinmiş ve sadece yuvarlak gözleri gözüken o idi.
Başbakan, çağırdığı misafirden kaçıyor...
Havaalanı yolundaki bir mobilya fabrikasına girdiler.
Ondan sonra ne oldu bilmiyoruz.
Fabrikanın gece bekçisi Çankırılının, Başbakan’a diplomatik destek olarak "Kereste deposuna giriver, kimse bulamaz..." diye akıl vermiş olması olası.
Elbette bizler diplomasiyi bilmeyiz.
Ama HAMas’ı atlatmak için, Başbakan’ın bir portmanto dolabı içinde VIP’ten geçirilmesi de düşünülebilirdi, mobilya fabrikasına girmişken...
Ne bilelim biz?..
*
Netice olarak HAMas hem çağrılmış, hem çağrılmamış... Hem görüşülmüş, hem görüşülmemiş... Hem kabul edilmiş, hem kabul edilmemiş oldu.
Diplomasinin dibi yok.
HAMas henüz bir terör örgütüdür.
Batı’nın gözünde PKK’dan hiç de farklı değil.
Bir yandan başı terörle dertte iken teröre prim veren, öte yandan çağırdığı misafirinden kaçan Türkiye görüntüsü bir yana... Bir iktidar bu kadar sorumsuz, bu kadar acemi, bu kadar şaşkın olabilir mi?..
Ve bu kafadakiler daha Türkiye’yi uzun yıllar yönetecekler.
Öyle mi?..
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
milşin
| 21.02.2006, 14:09 |
|
21.02.2006 Milliyet Gazetesi...
Hz. Muhammed'in karikatürlerinin yayımlanmasıyla başlayan tartışmalar ve protesto gösterileri durmak bilmiyor. Hz. Muhammed karikatürleri nedeniyle düzenlenen protesto gösterilerinden radikal güçleri sorumlu tutan Danimarka Dışişleri Bakanı Per Stig Möller, bu duruma Türkiye ve Pakistan'ı örnek verdi. Kopenhag'da basın toplantısı düzenleyen Möller, protestoların birçok Arap ülkesinde düşüşe geçmesine rağmen Pakistan ve Türkiye'de arttığına dikkat çekti. "Bunun devam etmesini isteyenler radikallerdir. Tüm radikallerin bu durumu istismar edeceğini şüphe yok. El Kaide de bunları kullanacak ve yangına körükle gidecektir" diye konuşan Möller, göstericilerin, hükümetlerinin seçtiği Batı çizgisiyle ilgilenmediğini kaydetti.
'Cinayet Kuran'da yasak' Pakistanlı bir imamın karikatüristlerin herhangi birini öldürene ödül vaat etmesini de "terörizm" olarak nitelendiren Möller, "Bu adam öldürmektir, adam öldürmek Kuran'da yasaklanmıştır" dedi. Roma Katolik Kilisesi'nin ruhani lideri Papa 16. Benedictus, dinlere ve dinsel simgelere saygı gösterilmesinin bir gereklilik olduğunu söyledi. Papa, dün Vatikan'da yaptığı konuşmada, karikatür krizine ve yaşanan gerilime atıfta bulunarak, "Dinlere ve simgelerine saygı gösterilmesi, inananların dinsel girişim ve duygularının provokasyon konusu yapılmaması ivedi bir gereklilik konumundadır" dedi. Papa, Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelerde Katoliklerin dinsel özgürlüklerinin genelde engellenmekte olduğunu da ileri sürdü. Papa 16. Benedictus, "saygısızlara bir yanıt olarak hoşgörüsüzlük ve şiddetin asla meşru görülemeyeceğine" de değinerek, "Bu tür davranışlar, dinin kutsal ilkeleriyle bağdaştırılamaz" dedi.
Karikatürist: Pişman değilim
HZ. Muhammed karikatürlerinden bazılarının çizeri olan Danimarkalı karikatürist, "Bunları çizdiğim için pişman değilim" dedi. Karikatürist Kurt Westergaard, İskoç gazetesi Glasgow Herald'taki mülakatında karikatürlerin "Kaynağını İslamdan alan terörden esinlenerek çizildiğini' söyledi.
İtalyan Bakan'a dava açıldı
İtalya’da Hz. Muhammed karikatürlü tişört giydikten sonra tepkiler üzerine istifa etmek zorunda kalan eski Reform Bakanı Roberto Calderoli için dava açıldı. 'Dine hakaret'ten yargılanacak olan Calderoli'nin, 'Devleti savaş riskine sokacak biçimde yabancı bir devlete yönelik düşmanca tutumlar' başlıklı 244. maddeye göre yargılanması da talep ediliyor. 244. madde 12 yıla kadar hapis öngörüyor.
Bardakoğlu: Kötü bir imaj
Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, karikatür krizinde İslam dünyasının ağırbaşlı bir tepki veremediğini ve kötü bir imaj çizildiğini söyledi. NTV'ye konuşan Bardakoğlu, asıl sorunun Hz Muhammed'in resmedilmesi olmadığını, terörle eşleştirilmesi olduğunu belirterek, Peygamber'in minyatürler de dahil resmedilmesinin İslam bilginlerince doğru bulunmadığını bildirdi.
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
milşin
| 21.02.2006, 18:25 |
|
| el fetih örgütünün o zamanki kadroları müslüman kardeşlerden olumuştu ancak kuruluş döneminde el fetih örgütü marksist bir çizgideydi...Filistinde El-Fetih gerillâ kampında Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan'ın eğitim gördüğünü unutmamak gerek ... |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
bluevelve
| 22.02.2006, 08:20 |
|
Kayseri'deki protestonun düşündürdükleri
Haluk Şahin
22/02/2006
Bana neyi protesto ettiğini söyle, sana nasıl bir toplum olduğunu söyleyeyim! Tabii buna bir ekleme de yapabiliriz: Bana neyi, nasıl protesto ettiğini söyle, sana nasıl bir toplum olduğunu söyleyeyim! Gizemli bir yanı yok bu sosyolojik formüllerin: Protesto konuları toplumun hassasiyetlerini, protesto ediş biçimi ise demokratik geleneklerini (ya da onların yokluğunu) ortaya koyuyor. Dünyanın çeşitli yerlerinden televizyon ekranlarımıza ulaşan protesto görüntülerini biraz da bu ölçütlerle izliyorum. Soruyorum: Neyi protesto ediyorlar, nasıl protesto ediyorlar? *
Bilmem gazetelerde gözünüze çarptı mı? 'Hacı' adlı filmin bir sahnesi Kayseri'nin bir camisinin önünde çekiliyormuş. Senaryo gereği, filmin ana karakterlerinden birisi cuma namazı çıkışında Amerika aleyhine konuşma yapıyor, yandaşları da sloganlarla onu destekliyorlarmış. Sonunda bir Amerikan bayrağı yakılmak isteniyor, tekbir getiriliyormuş. Çevredeki yurttaşlar tekbir seslerini duyup açılmış pankartları da görünce, gösteriyi gerçek sanıp kalabalığa karışmışlar, tekbire katılmışlar, ABD'nin yanı sıra kimi Avrupa ülkelerine karşı sloganlar atmışlar. Protesto gösterisi büyümüş. Neyse ki, kalabalık birtakım hedeflere doğru yola çıkmadan işin aslı anlaşılmış... Bu olay, kuşkusuz, toplumun bazı kesimlerinin bazı konularda ne kadar 'dolu' olduğunun göstergesidir. Birilerinin üzerinde ciddi ciddi düşünmesi gereken bir işarettir bu. Sosyologlar da şu soru üzerinde düşünerek 2005 yılı Türkiyesi hakkında bazı sonuçlara varabilirler: Bu filmde Amerika ve Hıristiyan Batı değil de, başka bir şey protesto ediliyor olsaydı, o yurttaşlar gene de gösteriye katılıp slogan atar mıydı? Örneğin, bu filmde, üniversiteyi bitirdiği halde iki yıldır iş bulamayan bir üniversiteli gencin ve ailesinin başlattığı 'işsizliği protesto' gösterisi anlatılıyor olsaydı, o kalabalık gene bir şey yapar mıydı? Örneğin, daha önce üç kez kaza yaptığı halde hâlâ otobüs kullanmasına izin verilen bir şoförün hatası yüzünden 18 kişinin ölmesi protesto ediliyor olsaydı, kimler oraya koşardı? Örneğin, Kayseri dolaylarında, doğanın dengelerinde önemli bir rolü olan tilkilerin siyanürle kitle katliamına uğratılması anlatılıyor olsaydı, o protestoya kaç kişi katılırdı? Örneğin, Kayseri'nin yerel gazetelerinden birisinde yazı yazan bir yazara birtakım yerel haksızlıklara karşı çıktığı için kurşun sıkılmış olsaydı, kaç kişi oraya koşardı? Örneğin, konu, Kayseri'de okuyan bir gencin dağıttığı bir bildiri yüzünden karakola düşmesi ve ağır işkenceden geçip komaya girmesi olsaydı, kimler o gösteride rol alırdı? *
'Hani mesela?' diye soruyorum ve bu soruları çoğaltabilirim, ama cevabını da biliyorum: Hayır, işsizlik, trafik katliamı, çevre faciası, ifade özgürlüğü, insan hakları vb. vb. gibi 'yaşamsal' konularda yapılacak protesto gösterilerine pek katılan olmazdı. Sadece bizde değil, coğrafyamızda bulunan ve hamasi konularda sık sık protesto gösterileri yapılan ülkelerde de olmazdı. Alın Mısır'ı. Daha geçenlerde içinde 1800 kişinin bulunduğu bir feribot Kızıldeniz'de ihmalden, ahmaklıktan, adamsendecilikten, bilgisizlikten battı, 1000'i aşkın insan pisi pisine telef oldu. İnsanına değer veren bir toplum için bundan güçlü bir protesto nedeni olabilir mi? Olmaması gerekir. Ama ne Kahire'de, ne İskenderiye'de ne de başka bir yerde kitlesel protesto gösterileri patlak verdi. Yakınlarını kaybeden garibanlar rıhtımda bağırıp çağırdılar, polis gözetimi altında gemi firmasının köhne binasını tahrip ettiler, olay kapandı...
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
barraque
| 22.02.2006, 12:20 |
|
Chavez gemi azıya aldı
11/02/2006 (radikal)
- Dünyada solun liderliğine soyunan Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez, ABD yönetimi ve yakın müttefiki Britanya karşıtı propagandasına hız verdi. 'İran'ı işgale hazırlanmakla' suçladığı ABD Başkanı George W. Bush'a 'deli' diye çatan Chavez, hafta içi 'Venezüella uluslararası toplumun kurallarına uymadığı sürece saygı görmez' eleştirisi getiren Britanya Başbakanı Tony Blair'i de Falkland Adaları'ndaki işgaline son vermeye çağırdı. Nükleer krizde İran'ın BM Güvenlik Konseyi'ne havalesi konusunda Suriye ve Küba'yla birlikte 'hayır' oyu kullanan Chavez, "Bush kendini dünyanın sahibi sanıyor ve şimdi de İran'ı işgali planlıyor. Adam deli, Amerikalılar onu durdurmak zorunda kalacak, yoksa dünyanın yarısını yıkacak" dedi. Chavez, 1982'de Britanya ile Arjantin'i savaşa tutuşturan Falkland Savaşı için "Britanya birçok ulusun egemenliğini çiğnedi. Falkland'ın Arjantin'den nasıl alındığını hatırlayın. Britanya, ABD desteğiyle Arjantin askerlerini ezdi" diyen Venezüella lideri, "Adaları Arjantin'e geri ver bay Blair, onlar Arjantin'in" çağrısı yaptı. Blair'i Bush'la emperyalist planlar yapmakla suçlayan Chavez, "Blair, sen sorumsuzsun ve ABD'nin emirlerine utanç duymadan uyuyorsun" dedi. |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
barraque
| 22.02.2006, 12:56 |
|
Denetim Toplumları Konusunda Bir Ek
Gilles Deleuze
1. Tarihsel Bakımdan
Denetim Toplumları Nedir?
Foucault "disiplin toplumları"nı Onsekizinci ve Ondokuzuncu yüzyıllara yerleştirmişti. Bu toplumlar doruk noktalarına Yirminci Yüzyıl başlarında varmışlardı. Bu toplumlar, geniş ve yaygın kapatıp-kuşatma mekânları düzenlemeleriyle ayırdedilirler. Birey hiç durmadan, her biri kendi yasalarına sahip olan bir kuşatma mekânından öbürüne geçer; önce aile; sonra okul ("artık ailende değilsin"); ardından kışla ("artık okulda değilsin"); en sonunda da fabrika; arasıra hastane; olasılıkla hapishane, yani kapatılmış-kuşatılmış çevrenin en önde gelen örneği. Analojik bir model oluşturan hapishanedir burada; Rossellini�nin Europa 51 filminin kadın kahramanlarından biri bazı işçileri işbaşında gördüğünde "mahkumlarla karşı karşıya olduğumu sandım" diye haykırabilir.
Foucault bu kapatıp-kuşatma çevrelerine ilişkin ideal projeyi parlak bir şekilde inceledi; özellikle fabrikalarda görüldüğü haliyle; yoğunlaştırma; mekân içinde dağıtım; zaman içinde sıralama; etkisi, parça parça kuvvetlerin toplamından daha büyük olacak bir üretken kuvveti zaman-mekân içinde kurmak... Ancak Foucault, bu modelin geçiciliğini de tanımıştı. Bu model, amaç ve işlevleri son derece farklı olan, üretimi örgütlemektense vergilendiren, hayatı idare etmektense ölümü yöneten "hükümranlık toplumları" modelini takip etmişti; geçiş zaman içinde gerçekleşti ve Napolyon, görüldüğü kadarıyla, bu modelin bir toplumdan başka bir topluma yayılarak geniş bir ölçek kazanmasını sağladı. Ama disiplinler de, sıraları gelince kendi bunalımlarıyla karşılaştılar ve bu hal, zamanla kurulan ve İkinci Dünya Savaşı�nın ardından ivme kazanan yeni kuvvetlerin kârınaydı; bir disiplin toplumu, artık içinde olmadığımız, artık olmayı bıraktığımız şeydir.
Kapatıp-kuşatma mekânlarına ilişkin genelleşmiş bir bunalımın ortasındayız --hapishanede, hastanede, fabrikada, okulda ve ailede. Aile de, diğer bütün "içeriler" --eğitsel, mesleki vs.-- gibi kriz içinde bulunan bir "içerisi"dir. Görev ve yetki üstlenen idari mekanizmalar zorunlu olduğunu varsaydıkları reformları ilan etmeyi bir an olsun bırakmazlar: Eğitim kurumlarında reform, sanayide reform, hastanelerde reform, silahlı kuvvetlerde reform, hapishanelerde reform. Ama herkes, tam tükenişleri ne zaman gerçekleşecek olursa olsun, bu kurumların işlerinin bitik olduğunu biliyor. Yapılan aslında son ayinleri ifa etmek ve bu alanlarda istihdam edilen insanları, kapıyı çalacak yeni güçler yerlerine yerleşene dek beslemeyi sürdürmekten ibarettir. Bu yeni kuvvetler, disiplin toplumlarının yerini almakta olan "denetim toplumları"dır. "Denetim", Foucault�nun pek yakın geleceğimiz olarak teşhis ettiği bu yeni canavara Burroughs�un taktığı addır. Paul Virilio da devamlı olarak kapalı bir sistemin zaman çerçevesinde işleyen eski disiplinlerin yerini daha şimdiden almış olan "serbestçe-kayan" denetimin ultra-hızlı biçimlerini incelemeyi sürdürüyor. Bu meyanda olağanüstü ecza ürünlerini, moleküler mühendisliği, genetik müdahaleleri anmaya bile gerek yok; ama bunlar bile yepyeni bir sürecin içine girdiğimizi işaretliyorlar. Hangi rejimin daha berbat olduğunu kendimize sorup durmanın pek bir anlamı yok, çünkü herbiri kendilerine özgü özgürleştirici ve köleleştirici güçlerin karşı karşıya geldikleri durumlardır. Sözgelimi, bir kapatıp-kuşatma mekanı olarak hastanenin bunalımında, "mahalle klinikleri", "sağlıkevleri" ve "gündüz bakım" kuruluşları ilk başlarda biraz özgürlük tattırsalar da, kapatmanın en sertine bile taş çıkaracak denetim mekanizmalarına da katılabilirler. Korku ya da umut çare değildir; yeni silahlar bulmaya girişmek gerekir.
2. Mantıksal Bakımdan
Denetim Toplumları Nedir?
Bireyin içinden geçtiği farklı kapatıp-kuşatma mekânlarında geçen mahpusluklar bağımsız değişkenlerdir: Her defasında sıfırdan başlandığı farzedilir ve bütün bu yerlerde ortak bir dil olsa da birbirlerine oranlanmaları analojiktir. Diğer taraftan, farklı denetim mekanizmaları birbirinden ayrılamaz çeşitlenmeler halindedirler ve dili sayısal olan (ikili olması gerekmez) değişken bir geometri sistemi oluştururlar. Kapatıp-kuşatmalar "öbek"ler, ayrı ayrı düzenlemeler halindedirler; oysa denetimler bir modülasyondur: Bir andan sonrakine sürekli olarak değişen kendini-bozup duran bir yığın, ya da bir noktadan ötekine sıçrayan cıva taneciklerinin oluşturduğu bir kütle gibi.
Bu durum, ücretler konusuna bakıldığında apaçıktır: Fabrika kendi iç güçlerini belli bir denge düzeyinde tutarak kuşatıp kapsayan bir gövdedir --üretimde azami, ücretlerdeyse asgari... Ama bir denetim toplumunda, korporasyon fabrikanın yerini almıştır. Korporasyon ise bir ruh, bir gazdır. Kuşkusuz fabrika da ödüllendirme ve teşvik sistemiyle tanışıktı, ama korporasyon her bireysel ücret üzerine bir modülasyon dayatma konusunda çok daha derinden işlemektedir; orada hüküm süren, meydan okumalarla, sürekli uyarılarla, yarışmalarla ve son derece gülünç grup ya da ekip seanslarıyla işleyen sürekli bir metastaz durumudur bu. Eğer en budalaca televizyon oyun şovları bile o kadar başarı kazanıyorsa, bunun nedeni korporasyondaki durumu büyük bir kesinlikle dışavurmalarıdır. Fabrika, bireyleri hem kitle içindeki herbir unsuru gözetim altında tutan patronun, hem de kitlesel bir direnişi seferber eden işçi sendikalarının lehine tek bir gövde olarak teşkil ediyordu; oysa korporasyon en sert tavırlı rekabeti ve karşıtlığı sağlıklı bir emülasyon biçimi, bireyleri birbirleriyle karşıtlaştıran ve herbirini katedip taa içlerinden bölen harika bir motivasyon gücü olarak sunmaktadır. "Yeteneğe göre ücret" adı verilen motivasyon prensibi milli eğitimleri kendine çekmekten geri kalmamıştır. Gerçekten de, nasıl korporasyon fabrikanın yerini alıyorsa, "sürekli eğitim" de "okul"un, denetimin sürekliliği ise sınavın yerini almaktadır. Okulu korporasyonun eline teslim etmenin en emin yolu da zaten budur.
Disiplin toplumlarında birey her zaman yeniden, hep yeniden başlamaktadır (okuldan kışlaya, kışladan fabrikaya), oysa denetim toplumlarında kimse herhangi bir şeyi bitirecek durumda değildir --korporasyon, eğitim sistemi, askeri hizmet, hepsi, evrensel bir deformasyon sistemine benzer tek ve aynı modülasyon içinde birarada varolan metastaz konumları gibidirler. Kendini daha o zamanlardan iki toplumsal oluşum tipi arasındaki odak noktasına yerleştirmiş olan Kafka, "Dava"da hukuki biçimlerin en korkutucusunu tasvir etmişti. Disiplin toplumlarının "görünüşte beraat"i (iki hapis arasındaki hal); ve denetim toplumlarının "sınırsız erteleme"si (sürekli değişim halinde). Bu ikisi, birbirinden çok farklı hukuki yaşam tarzlarıdır ve eğer hukukumuzun bizzat kendisi kriz içindeyse, tereddüt halindeyse bunun nedeni bir tarzı bırakıp ötekine dahil olmaya gitmemizdir. Disiplin toplumlarının iki kutbu vardır: Bireye işaret eden "imza" ve bireyin bir "kitle" içindeki konumunu işaretleyen sayı ya da idari rakam. Bunun nedeni disiplinlerin hiçbir zaman bu ikisi arasında bir uyumsuzluk görmemesi ve iktidarın hem bireyleştirmesi hem de biraraya massetmesidir. Yani iktidar, üzerinde iktidar icra ettiklerini bir gövde halinde oluşturmakta ve bu gövdenin her üyesinin bireyliğini öbeklemektedir. (Foucault bu ikili yükün kökenini rahibin çobanıl iktidarında --sürü ile hayvanların herbiri-- görmüştü; ama sivil iktidar da kendi hesabına harekete geçmekte ve başka araçlardan faydalanarak kendini gündelik hayat "rahibi" kılmaktadır.) Oysa denetim toplumlarında, önemli olan artık bir imza ya da sayı değil, bir koddur: Kod bir "şifredir"; öte taraftan disiplin toplumları "parolalar" tarafından düzenlenirler (hem uyum sağlama hem de direniş açısından). Denetimin sayısal dili enformasyona erişimi onaylayan ya da reddeden kodlardan imal edilmiştir. Kendimizi artık kitle/birey çiftiyle uğraşır görmüyoruz. Bireyler bölünür hale gelirken, kitleler örneklemlere, verilere, piyasalara ya da "banka"lara dönüşmüşlerdir. İki toplum arasındaki farkı en iyi ifade eden şey belki de paradır, çünkü disiplin hep altını sayısal standart olarak kilitleyen yığılmış paraya başvurur geriye dönüp; oysa denetim bir standart kurlar toplamınca kurulan bir orana bağlı olarak değişip duran yüzergezer mübadele oranlarına bağlanmaktadır. Eski para midyedir, yani kapatıp-kuşatan bir ortamın hayvanı; oysa denetim toplumlarının hayvanı yılandır. Bir hayvandan diğerine, midyeden yılana geçmişiz. Yalnızca içinde yaşadığımız sistem açısından değil, yaşam tarzlarımız ve başkalarıyla ilişkilerimiz açısından da. Disiplin insanı, sürekli olmayan bir enerji üreticisiydi; denetim insanı ise dalgalıdır, yörüngededir, sürekli bir şebekenin içindedir. "Sörf" her yerde eski bildik "spor"ların yerini almıştır bile.
Her toplum tipiyle bir makina tipi kolayca eşleştirilebilir --makinalar belirleyici olduklarından değil, kendilerini üretip kullanabilen toplumsal biçimleri ifade ettikleri için. Eski hükümranlık toplumları basit makinalar kullanıyorlardı --kaldıraçlar, bucurgatlar, saatlar; yakın zamanların disiplin toplumlarıysa enerjiyle çalışan makinalarla teçhizatlandılar --edilgin entropi, etkin sabotaj riskleriyle birlikte; denetim toplumlarıysa üçüncü türden makinalarla işliyorlar --bilgisayarlarla --ve tıkanma türünden edilgin, korsanlık ya da virüs bulaştırma türünden etkin tehlikelerle. Böyle bir teknolojik evrim , daha da derin bir açıdan, kapitalizmin bir mütasyonu olmalı; daha şimdiden iyi bilinen ya da tanıdık bir mütasyondur bu ve şöyle özetlenebilir: Ondokuzuncu yüzyıl kapitalizmi üretime ve mülkiyete yönelik bir yoğunlaşma, bir konsantrasyon kapitalizmiydi. Bu yüzden fabrikayı bir kapatıp-kuşatma ortamı olarak dikiyordu; kapitalist ise üretim araçlarının sahibiydi, ama giderek, analojiyle kavranabilecek öteki mekânların da sahibine dönüşecekti (işçinin aile evi, okul). Pazarlar ise kâh uzmanlaşmayla, kâh kolonileştirmeyle, kâh üretim maliyetlerini düşürme yoluyla fethedilecekti. Ama şu andaki durumda kapitalizm artık üretimle filan uğraşmamakta, onu sıklıkla Üçüncü Dünya�ya devretmektedir --karmaşık tekstil, metalürji ya da petrol üretimi de dahil olmak üzere. Bu bir üstün-düzey üretim kapitalizmidir. Artık hammadde satın alıp tamamlanmış ürünler satmamaktadır: Tamamlanmış ürünler satın almakta ve parçalarını monte etmektedir. Satmak istediği şey hizmetlerdir; almak istediği şey ise stoklar. Bu artık üretim için kapitalizm değil, ürün için kapitalizmdir; yani satılmak ve pazarlanmak için olan ürünün kapitalizmi. Bu yüzden, bu kapitalizm dağılımsaldır; ve fabrika da yerini korporasyona devreder. Aile, okul, ordu, fabrika ise artık bir mülksahibine --devlet ya da özel güç-- doğru çeken birbirlerinden ayrı ve analojiyle benzeşen mekânlar değildirler. Şimdi artık yalnız stok paylaşımcıları bulunan tek bir korporasyonun --deforme edilebilir ve dönüştürülebilir-- kodlanmış figürleridirler. Sanat bile artık kapatıp-kuşatma mekânlarını bırakarak bankanın açık uçlu devrelerine dahil olmaktadır. Pazar fetihleri ise artık disiplinli eğitimle değil, tarayıcı denetimle, maliyetlerin düşürülmesinden çok mübadele oranlarının sabitleştirilmesiyle, üretimde uzmanlaşmadan çok ürünün dönüştürülmesiyle gerçekleştirilmektedir. Böylece çürüme ve yozlaşma yepyeni bir güç kazanır. Pazarlama, korporasyonun merkezi, hatta "ruhu" olmuştur. Bize korporasyonların bir ruhu olduğu öğretiliyor; bu dünyanın en dehşet verici haberi. Piyasaların işlemleri şimdi artık bir toplumsal denetim aracıdır ve efendilerimizin şerefsiz ekmeğidir. Denetim kısa-vadelidir ve devir adedi hızlıdır; ama aynı zamanda sürekli ve sınırsızdır; oysa disiplin süre bakımından kalıcı, sonsuz ve süreksizdir. İnsan artık kapatılmış insan değildir. Borç içindeki insandır. Kapitalizmin insanlığın, borçlanmak için çok yoksul, kapatmak içinse çok kalabalık dörtte üçünün aşırı sefaletini bir değişmez veri olarak tuttuğu ve sürdürdüğü doğrudur: Denetim sınırların aşınmasıyla ilgilenmemektedir yalnızca; gecekondulardaki ve gettolardaki patlamalarla da uğraşacaktır.
3. Program Açısından
Denetim Toplumu Nedir?
Açık bir ortamda ve herhangi bir anda her unsurun konumunu veren (rezervde bir hayvan, korporasyonda bir insan, elektronik bir kemer aracılığıyla) bir denetim mekanizması düşüncesi yalnızca bir bilim kurgu fikri değildir. Félix Guattari şöyle bir kent düşleyebiliyordu: Evinizi, sokağınızı, mahallenizi (bireye ait) elektronik kartınızla bariyerleri aşıp terkedebilirdiniz; ama aynı kart, belli bir gün, ya da belirli birkaç saat için çalışmaz durumda da olabilir; burada önemli olan bariyer değil, her kişinin konumunu --uygun mu uygunsuz mu-- düzenleyen ve evrensel bir modülasyonu gerçekleştiren bilgisayardır.
İş başındayken denetim mekanizmalarının sosyo-teknolojik incelenmesi kategorik olmalı ve bunalımları her yerde ilan edilen disipliner kapatım-kuşatım yerlerinin yerine daha şimdiden geçmekte olan yenilikleri anlatmalıdır. Önceki hükümranlık toplumlarından ödünç alınacak eski yöntemlerin geri dönüp ön plana çıkmaları mümkündür --ama zorunlu değişikliklerle. Önemli olan bir şeylerin henüz başlangıcında olmamızdır. "Hapishane sistemi"nde, hiç değilse küçük suçlar için, "yerine geçen" cezalar bulma ve mahkum edilen kişiyi, belli saatlerde elektronik bir kemer aracılığıyla evinde tutma girişimleri. "Okul sistemi"nde, sürekli denetim biçimleri, sürekli eğitimin okul üzerindeki etkisi, buna bağlı olarak bütün üniversite araştırma faaliyetinin ortadan kaldırılarak, "korporasyon"un bütün okullaşma düzeylerine hakim kılınması. "Hastane sistemi"nde, hasta insanları tekilleştiren ve risklere maruz bırakan, bunu yaparken hiç de bireyleştirmeye başvurmayacak --şimdiden önerenlerin söylemeye başladıkları gibi--, aksine bireyin ya da sayısal gövdenin yerine denetimde tutulacak "bölünebilir" bir materyelin kodunu yerleştirecek, "doktorsuz ve hastasız" yeni tıp. "Korporasyon sistemi"nde ise: Eski fabrika biçimini katetmeden para, kâr ve insan dolaştırmanın yeni yolları. Bunlar çok ufak örnekler; ama kurumların bunalımı denince ne anlaşılması gerektiğini daha iyi anlayabilmeyi sağlıyorlar: Yeni bir tahakküm sisteminin ilerleyici ve yaygın kuruluş süreci. En önemli sorulardan biri birlik ve sendikaların etkisizliği ile ilgili olacaktır: Bunlar disiplinlere ve kapatıp-kuşatma mekânlarına karşı verdikleri mücadelenin tarihinin bütününe bağlılar; acaba uyum mu sağlayacaklar yoksa denetim toplumlarına karşı yeni direniş biçimlerine mi bırakacaklar yerlerini? Gelmekte olan, pazarlamanın keyiflerini tehdit edebilecek direniş biçimlerini kaba çizgileriyle daha şimdiden kavrayabilir miyiz? Çok sayıda genç insan "motive" edilmekten gururlanmakta, çıraklık ve sürekli eğitim talep etmektedir. Neye hizmet etmekte olduklarını keşfetmek onlara düşer; disiplinlerin amacını, zorluklarla da olsa, keşfetmiş olan büyükleri gibi. Bir yılanın kıvrımları, bir midyenin yuımuşak ipliklerinden bile daha karmaşıktır.
Sociétés de controle L�Autre Journal, 1992, Paris.
English
Çeviren: Ulus Baker |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
barraque
| 22.02.2006, 12:59 |
|
" Cezaevi sistemi, yani insanların, özel gözetleme koşullarında, kapalı binalarda, ıslah edilinceye kadar - en azından bu varsayılmaktadır- kapalı tutmaktan oluşan sistem tamamen yenilgiye uğramıştır. Bu sistem daha geniş ve daha karmaşık bir sistemin parçasıdır ve buna cezalandırma sistemi diyebiliriz: Çocuklar cezalandırılır, öğrenciler cezalandırılır, işçiler cezalandırılır, askerler cezalandırılır. Hasılı, herkes bütün yaşamı boyunca ve artık on dokuzuncu yüzyıldakinden farklı şeyler için cezalandırılır. Cezalandırıcı bir sistemde yaşıyoruz. Tartışılması gereken budur. Hapishane, bizzat ceza sisteminin bir parçasından başka bir şey değildir. Ceza sisteminde ve ceza yasasında reform yapmadan cezaevi sisteminde reform yapmak bir şeye yaramaz. Ama kapitalist toplumun istikrarının bireyler üzerinde uygulanan tüm bu baskı ağına dayandığı doğruysa, yasamanın az çok bu biçimde olması gerekiyor."
Michel Foucault 2 Haziran 1973 ( Foucault ile Söyleşi, Varlık Dergisi, Ekim 2000, s.47-48) |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
barraque
| 22.02.2006, 13:08 |
|
| 23 Mart 2004 — “... asla kendimi bir entelektüel olmaya tam anlamıyla hakkım varmış gibi hissetmiyorum, kendimi evimde hissetmiyorum, haklı görülemez bir ayrıcalık olarak bana ait olan şeyin hesabını verme - kime bilmiyorum - duygusu içindeyim.” [Pierre Bourdieu] |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
barraque
| 22.02.2006, 13:20 |
|
ABD'de Yoksulluk Artıyor 14 Mart 2005 - Çalışanların yarısının emeklilik şansı yok. Sağlık hizmetlerinden hiç yararlanamayan 8 milyon çocuk var. 32 milyon yoksulun bulunduğu ülkede sınıflar arasındaki uçurum sürekli yükseliyor. Sosyal yardımların tasfiyesi sürerken, ücretler değişmiyor.
ABD Başkanı W. George Bush döneminde, Amerika'nın gelir düzeyi çizelgesinde ''eşitsizliği en yoğun'' 112 ülke içinde 71. geldiği ve bu oranın Türkmenistan'da da aynı olduğu saptandı. 32 milyon Amerikalının yoksul olduğu ülkede, 1959-1970 dönemlerinde hızla düşen yoksul sayısının, 2000'li yıllarla birlikte arttığı belirlendi.
Çalışanların yarısının, hiçbir emeklilik planı olmadığı Amerika'da, Californiya'da yaşayanların yarısının kirasını ödeyemediği belirlendi. 1998 yılında kamusal ve özel sağlık harcamalarının kişi başına 4180 dolar olmasına karşın, 40 milyon Amerikalı kendi cebinden sağlık sigortası poliçesi satın alamadığı için paralı hastanelerin ve doktorların kapısından içeri giremiyor.
2000 yılı sayılarına göre, 8.5 milyon yoksul çocuğun doktor yüzü görmediği Amerika'da, 2001 Ekimi'nde işinden çıkarılan 725 bin Amerikalı işçi, işyerinin sağladığı sağlık sigortasından da yoksun kaldı. 2002 Mart ayındaki sayılar içinde, 1.36 milyon hastane çalışanı -bazı doktorlar dahil- hiçbir sağlık sigortasına sahip olmadan görev yapıyordu.
Amerika'da, kredi kartı borcunun 1.7 trilyon dolara çıktığı ve bu borcun her ay 90 milyar dolar yükseldiği belirtiliyor. Her kişinin 6000 dolar kredi kartı botcu var.
Kaynak: www.radyokessel.de |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
barraque
| 22.02.2006, 13:30 |
|
Belge tanımı: Belgenin ilk yayınlanma tarihi: 14.05.2004 Site endeksi: vifois0407200402 Bu sitede ilk yayınlanma: 04.07.2004
Ebu Grayb cezaevinde fiziksel ve aklî işkenceye maruz kalan Iraklı tutsakların fotoğraflarının yayınlanması dünya genelinde şok ve öfke yarattı. Ancak, UAÖ tarafından yürütülen araştırmalar ABD yetkililerinin Bağdat’ta Ebu Grayb cezaevindeki ihlallerinin münferit olaylar olmadıklarını açığa çıkardı.
Bir yıldır tutsakların UAÖ Koalisyon güçleri tarafından işkence ve kötü muameleye maruz bırakılmaları da dahil olmak üzere insan hakları ihlallerinin araştırmaktaydı. Eski tutsakların tanıklıkları benzer bir ihlal örüntüsüne işaret etmektedir. Tutsaklar, yakalandıkları zaman yüzüstü yere uzanmaya zorlandılar, ellerine kelepçe takıldı, başlarına kukuleta geçirildi ya da gözleri bağlandı. Sorgu sırasında sürekli olarak dövüldükleri, uzun süre boyunca acı veren pozisyonlarda, ayakta durmaya zorlandılar ve yüksek sesli müziğe ve parlak ışıklara maruz bırakıldılar.
Irak halkının vahşi ve aşağılayıcı uygulamalardan korunmaları için öncelikle bu olaylarla ilgilenmek gerekmektedir.
İşkence ve kötü muamele örnekleri
Khreisan Khalis Aballey: 39 yaşında. 30 Nisan 2003’te 80 yaşındaki babasıyla birlikte Bağdat’taki evinde tutuklandı. Görünüşte, Koalisyon güçleri Baas Partisi’nin önde gelen bir üyesi olan 'Izzat al-Duri’yi arıyorlardı. Khreisan Aballey, 'Izzat al-Duri’nin nerede olduğu hakkında hiçbir bilgisi olmadığında ısrar etti. Bağdat havaalanının gözaltı için kullanılan bölümünde sorguya çekilirken yedi buçuk gün boyunca diz çökmüş bir şekilde ayakta yüzü bir duvara dönük olarak durmaya zorlandı, başına kukuleta geçirildi, elleri plastik bantlarla sıkıca kelepçelendi. Aynı zamanda başının yanına parlak bir ışık yerleştirildi ve rahatsız edici bir müzik çalındı. Bu süre içinde uyuması engellendi ve bazen bilincini yitirdi. Bir k eresinde bir Amerikan askerinin ayağını ezdiğini ve ayak tırnaklarından birini parçaladığını belirtti. Uzun süre diz çökmek dizlerini kanattığı için daha çok ayakta durdu; ancak yedi buçuk gün sonra salıverildiği söylendiğinde oturabildi; bacaklarından biri futbol topu büyüklüğündeydi. İki gün daha gözaltında tutuldu. Bu açıkça sağlığının düzelmesi içindi. 9 Mayıs 2003’te salıverildi.
Abdallah Khudhran al-Shamran. Suudi olan Abdallah Khudhran al-Shamran, salıverildikten sonra kendisine elektrik verildiğini bildirdi. 2003 yılında Nisan ayının ilk günlerinde, Suriye’den Bağdat’a giderken ABD ve Irak müttefik güçleri tarafından al-Rutba’da farklı tabiiyetleri olan altı kişiyle birlikte tutuklandı. Tutuklanmanın akabinde elleri arkadan bağlanmış ve gözleri bağlanmış şekilde üç saat boyunca yürümeye zorlandı. Abdallah al-Shamran, bilinmeyen bir yere geldiklerinde, dövüldüğünü ve elektrik verildiğini ileri sürdü. Bildirdiği diğer işkence yöntemleri arasında, ayaklardan tavana asılmak, penislerin bağlanması vardır. Sürekli olarak yüksek tonda müzik dinletilerek uykudan mahrum bırakıldığını da bildirmiştir. Onu tutuklayan yetkililer “terörist” olmakla suçlamışlardır.
Shakir, 30 yaşında. Basra bir şoför olan Shakir, 10 Nisan 2003’te arkadaşıyla birlikte İngiliz askerleri tarafından tutuklandı. Kendi silahsızdı, ancak arkadaşında bir silah vardı. Shakir, İngiliz askerlerinin ağzına yumruk attıklarını ve dişlerinden birini kıldıklarını ileri sürdü. Yerdeyken beş asker tarafından 10 dakika boyunca dövüldü. Shakir ve arkadaşı al-Tahsiniya’daki Güney Klübü’ne götürüldüler. Shakir, “başıma bir kukuleta geçirdiler ve ellerimi arkamda bağladılar, o andan itibaren bir ya da iki asker gelip sürekli olarak beni tekmeledi, bu bütün gece boyunca sürdü. Su istediğimde, bana vurdular, ağzım kanıyordu, ama beni ağzıma yıkamam için banyoya götürmediler." Ertesi gün hast aneye götürüldü ve İngiliz askerî doktorları tarafından muayene edildi. Hastanede dört gün kaldıktan sonra Koalisyon’un Um Qasr’daki gözaltı yerine götürüldü. Orada kendisine iyi davranıldığını söyledi.
Gözaltında Ölümler
Gözaltında ölen tutsaklardan bazılarının ölürken içerisinde bulundukları koşullar ölüm nedeninin işkence olduğunu düşündürüyor. Baha Dawud al-Maliki örneği bu açıdan belgelenmiş bir kanıt niteliğinde. 14 Eylül 2003’te Basra’da İngiliz askerleri tarafından tutuklanan sekiz Iraklı otel işçisinden biriydi. Sekizi de askerler tarafından kötü bir şekilde dövüldüler. Üç gün sonra Baha’nın kötü şekilde zedelenmiş ve kanla kaplı cesedi babasına teslim edildi. Bir diğer tutuklu olan Kefah Taha, kötü bir durumda hastaneye alındı. Böbrek yetmezliği vardı ve bedeni zarar görmüştü. UAÖ Baha’nın ölümü ve diğer tutsaklarla ilgili ciddi kaygıları olduğunu İngiliz Savunma Bakanlığı’na 22 Ekim 2003’te gönderdiği bir mektupta belirtti. Bir Savunma Bakanlığı yetkilisi, konunun Kraliyet Ordu Polisi tarafından soruşturulduğunu belirten yanıtını Kasım 2003’te verdi.
Ebu Grayb cezaevinde şiddet ve zulüm örüntüsü
"Ebu Grayb’da tutsakları, tamamen çıplak ve başlarında siyah bir kukuletayla bu banyoya/sorgu odasına getiriyorlardı "
Bunlar, UAÖ’nün Bağdat’ta 2004 Şubatında görüştüğü, ismi gizli tutulan 50 yaşında bir kadının (H) sözleriydi. ABD askerleri tarafından Eylül 2003’te tutuklanmış ve Baasçıları evinde saklamakla suçlanmıştı. Bu suçlamayı reddetti. Başlangıçta tutulduğu yerde bir ABD sorgucusu çevirmen vasıtasıyla ona şunları söyledi: “itiraf etmezsen bir daha çocuklarını göremezsin.” 22 gün sonra H Tikrit’e transfer edildi. Burada dört gün boyunca sorg ulandı. 11 gün sonra ise Bağdat yakınlarındaki Ebu Grayb cezaevine gönderildi ve orada 26 gün kaldı. O ve diğer tutsaklar Tikrit’ten gece 3:00’de ayrıldılar ve Ebu Grayb’a geldikten sonra kendilerine yaklaşık olarak 20 saat boyunca yemek verilmedi. H şunları söyledi: "Yaklaşık 2 – 3 metrelik hücremizin önündeki bir banyoda Amerikan gizli servisi gece gündüz erkek tutsakları sorguluyorlardı. Erkek tutsakları bu banyoya/sorgu odasına tamamen çıplak ve başlarında siyah bir kukuletayla getiriyorlardı. Kukuletaya bir ip bağlanmıştı. Amerikalı bir asker bu iple tutsağı istediği yöne çevirebiliyordu."
Ebu Grayb’ın havan toplarıyla vurulduğu zamanki bir olayı hatırlıyordu. Çadırlarda tutulan bazı tutsaklar bu sırada tezahürat ve gösteri yapmışlardı. H’nin anlattıklarına göre, bu tutsakları cezalandırmak için Amerikalılar 14 erkek tutsağı çıplak ve başlarına kukuleta geçirilmiş bir halde içeri aldılar ve onlara bacaklarını açmalarını söylediler ve arkalarına geçip yere düşene kadar dövdüler ve yine ayaklarını açmalarını söylediker ve genital organlarına zarar verecek şekilde dövdüler. Bir çoğu çığlık atıyordu. Aynı gece bu tutsakların on dördü de hastaneye gönderildi. Bir diğer ceza tutsakları, askerler başlarındaki kukuletaları çekerken emekleyerek yürütmekti.
“Her yeni tutsakla birlikte bir buz kalıbı da getiriyorlardı ".
H sorgu odasında neler olup bittiğini göremiyordu, fakat çığlıkları ve sorgu sırasında sorulan soruların bazılarını duyabiliyordu. Sorgu yapanlar her yeni tutsakla birlikte bir buz kalıbı da getiriyorlardı. Buzu niye getirdiklerini ve sorgu sırasında nasıl kullandıklarını bilmiyordu. Fakat sorgular hep bir buz kalıbını ve bir kaç saat sonra artık bilinçsiz durumda olan tutsağı ziyaret eden biri Amerikalı diğer Iraklı olmak üzere iki doktoru da içeriyordu. İstisnasız bütün tutsaklar sorgu odasında bilinçsiz durumda çıkartılıyorlardı.
Ebu Grayb’da 26 gün geçirdikten sonra, H Bağdat’taki başka bir hapishaneye ("Tasfirat al-Ressafa") götürüldü. 22 Ocak 2004’te salıverildi ve hâlâ hapishanede yaşadıklarının yol açtığı travmadan kurtulamadı. |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
barraque
| 22.02.2006, 13:37 |
|
Michel Foucault “Hapisanenin Doğuşu” adlı kitabında kralı bıçaklayan Damiens’in akıbetini şöyle anlatır:
"Paris kilisesinin cümle kapısının önünde suçunu herkesin karşısında itiraf etmeye mahkum edilmişti; buraya “elinde yanar halde bulunan iki libre ağırlığındaki bir meşaleyi taşıyarak, üzerinde bir gömlekten başka birşey olmadığı halde, iki tekerlekli bir yük arabasında götürülecekti; sonra aynı yük arabasıyla Greve meydanına götürülecek ve burada kurulmuş olan darağacına çıkartılarak memeleri, kolları, kalçaları, baldırları kızgın kerpetenle çekilecek, babasını (kralı) öldürdüğü bıçağı sağ elinde tutacak ve kerpetenle çekilen yerlerine erimiş kurşun, kaynar yağ, kaynar reçine ve birlikte eritilen balmumu ile kükürt dökülecek, sonra da bedeni dört ata çektirilerek parçalatılacak ve vucudu ateşte yakılacak, kül haline getirilecek ve bu küller rüzgara savrulacaktır.” |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
milşin
| 22.02.2006, 21:19 |
|
22.02.2006 Cumhuriyet Gazetesinden…
Hamas Heyetinin Türkiye ziyaretine ilişkin tartışmalar sürerken Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in Hamas Heyetinden gelen görüşme talebini reddettiği öne sürüldü. İsrail basınına göre Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek, Hamas’ı İsrail’i tanımayı, imzalanan anlaşmaları ve şiddete son vermeyi kabul etmemesi nedeniyle reddetti. **** Maliye Bakanı Unakıtan’ın oğlundan sonra, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın oğlu Erkan Yıldırım’ın ortağı olduğu inşaat şirketine CD-DVD yatırımı için 7.2 trilyonluk teşvik verildiği ortaya çıktı. Yüzde 100 gümrük vergisi muafiyeti olan teşvik için ayrıca KDV ve vergi harç istisnası da uygulandı.
****
Cumhurbaşkan’ı Ahmet Necdet Sezer’in TBMm’ye iade ettiği 15 yeni üniversite kurulmasına ilişkin yasa dün plan ve bütçe komisyonunda aynen kabul edildi. Görüşmeler sırasında CHP’lilerin Sezer’in geri gönderme gerekçeleri doğrultusunda yasada değişiklik yapılması önerisi reddedildi. Yeni kurulan üniversitelerin kurucu rektörlerinin 2 yıl için milli eğitim bakanının ve başbakanın önereceği 3 isim arasından cumhurbaşkanınca atanmasına ilişkin düzenleme aynen kabul edildi.
****
Asayişi bozmayan nitelikteki izinsiz gösteri ve basın açıklamaları, yargılama konusu olmaktan çıktı. Ankara Cumhuriyet Başsavılığı, geçen yıl yapılan 766 izinsiz gösteri ve basın açıklamasını Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde yer alan “ifade açıklama ve anlatım “özgürlüğü çerçevesinde değerlendirerek kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi.
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
milşin
| 23.02.2006, 22:04 |
|
23.02.2006 Oktay Ekşi
Roman yazarımız Orhan Pamuk ile Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hırant Dink hakkında dava açıldı diye kıyamet koparan, ‘Ülkenizdeki ifade özgürlüğü, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHm) istediği ölçütlere uygun hale gelmedikçe siz Avrupa Birliği üyesi olamazsınız’ diye tepemizde tokmak döven Avrupalı entelektüeller merak ediyoruz neredeler?
Baştan söyleyelim:
Orhan Pamuk’un hiçbir gerekçe, hiçbir kanıt göstermeden kendi ulusunu (yanlış anlamayın, Türk ulusunu demek istedik) alenen suçlaması nedeniyle dava açılmasına zaten karşı idik. Pamuk’un "Türkler bir milyon Ermeni, 30 bin Kürt öldürdü" anlamındaki sözleri gülüp geçilecek ve çok çok acınacak bir şeydi.
Hırant Dink hakkındaki davanın bizce bir temeli vardı. Ama o, en sonunda özür dileyen bir açıklama yaptı. O zaman da mesele bize göre bitti.
Şimdi dönüp o konulara girmek niyetinde değiliz. Sadece hem bizim hem de Avrupa’nın çok bilmiş entelektüellerinin, İngiliz tarihçisi David Irving’in yaklaşık 20 yıl önce yayınladığı "Hitlerin Savaşı" isimli kitapta "Auschwitz’te gaz odası yoktu" diyerek "Yahudi soykırımı olayını inkar ettiği" gerekçesiyle bir Viyana Mahkemesi tarafından 3 yıl hapse mahkum edilmesi hakkında ne düşündüklerini merak ediyoruz.
Bir fikir suçlusu saymalarına rağmen 67 yaşındaki David Irving’in ellerine bir de kelepçe vuranların yaptıklarını, "Avrupalının yediği her nane güzeldir" anlayışıyla değerlendiren entelektüellerimizin nasıl izah ettiklerini bir görsek çok sevineceğiz.
Sütunlarında her gün aleme verdikleri yüksek düzeyli demokrasi dersi bağlamında nasıl buluyorlar, "Yahudi soykırımı olmamıştır" demenin en az 3 yıllık bir mahkumiyet gerektirmesini...
David Irving mahkemede eğer "Kitabı yayınladıktan birkaç yıl sonra yaptığım incelemelerde soykırımının varlığını ispatlayan belgelere rastladım. O nedenle artık kitabımda ifade ettiğim görüşlere sahip değilim" demeseymiş 3 değil 10 yıla kadar hapse mahkum olabilirmiş.
Bize kalırsa burada Avrupa’ya mahsus tipik bir çifte standart uygulaması var.
Yahudi soykırımı bizim inancımıza göre de gerçektir ve çok aşağılık bir insanlık suçudur. Ama birilerinin "Hayır efendim, o öyle olmadı" veya "öyle bir şey olmadı" demesini yasaklamak ve diyeni hapse mahkum etmek, Avrupa’nın (ve bizim) savunduğumuz ifade özgürlüğü ile katiyyen bağdaşmayan bir ikiyüzlülüktür.
İşin daha vahim tarafı, AİHM de, ifade özgürlüğünü genişletme amaçlı -bizce çok yerinde- kararlarına rağmen, sıra Yahudi soykırımı konusuna gelince birden yön değiştirip "Yahudi soykırımı gibi tarihi gerçeklik kazanmış bir konuda, kabul edilenin aksini iddia etmek ifade özgürlüğü sayılmaz" demektedir. (Lehideux ve Isorni/Fransa (1998) ve Giniewski/Fransa (2006) davaları)
Görülüyor ki kavramı kopya etmek değil içimize sindirmek zorundayız. Yoksa hep başkalarının dediğini doğru sanıp kazık yeriz
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
milşin
| 23.02.2006, 22:07 |
|
23.02.2006 Bekir Coşkun
NE kadar "olmayan" şeyimiz oldu.
Olmayan bir mutlu dünyaya doğru küçük küçük adımlar attık. Ya masallardaki olmayan peri kızı ile uyuttular bizi ya da olmayan kurtlarla korkuttular, uyuduk.
Olmayan bir şeyi her gün tekrar tekrar bağırarak büyüdük:
"Türküm, çalışkanım..."
On binlercemiz hálá geceleri ağlar, olmayan işlere doğru koşturdular bizi üniversitelerde...
Zaten biz de olmayan arabalara bindik, hayallerimiz vardı.
Gözlerimizi ve odalarımızın ışıklarını kapatıp, olmayan sevgilileri aldık yatağımıza, seviştik...
Olmayan ne varsa bizimdi.
Kimimiz olmayan mutlu bir dünya için taşları-sopaları alıp indik Kızılay Meydanı’na, Taksim’e.
Kimimiz olmayan "vatana ihanet"le kaçtık. Kimimizi olmayan yasalarla hapislere attılar.
Olmayan hukukla astılar yiğit olanlarımızı.
*
Şu kredi kartları meselesi dostum...
Olmayan parayı harcamış bizimkiler, intihar edip olmayan hayatlarına son veriyor kimisi.
Kimse altından kalkamıyor.
Ne gam?..
Bizler olmayanlara sahip olduk her zaman.
*
Sinemaya gitmeli.
Sinemalarda Polat’ı ayakta alkışlıyorlar, olmayan bir "Milli gururun zaferi" var orada.
Olmayan bütçeleri, olmayan yatırımlara yatırarak, olmayan milli kalkınmayı gerçekleştirmedik mi?..
Hiçbir zaman olmayan demokrasi içinde, hiçbir zaman olmamış ulusal bağımsızlığın, olmayan özgürlüğünü yaşaya yaşaya, olmayan zenginliği yan gelip paylaşmadık mı?..
Eeee...
Olmayan parayı kredi kartı ile harcamakta ne sakınca var a gülüm?..
*
Olmayanlarımız var bizim.
Olmayanlara sahibiz.
Yaşamaya bakın, bozmayın olmayan moralinizi.
Olmayanlarımızdan daha çok var... |
|
|
|
|
| | | | |