 |
 |
| Sinema ve Politika |
En belirgin örneği Midnight Express olan kimi filmlerin Türkiye'ye karşı politik amaçlar güttüğü söylenir. Manchewski'nin gündemdeki filmi Toz ve Egoyan'ın Cannes'da gösterilen Ararat'ı da bu potaya girecek gibi görünüyor. Sadece ülkelere değil, bir ülke içineki oluşumlara da tavır alan yapımlar dünyanın dört bir yanında çekilmiş ve halen de çekilmekte. Sinema eserlerinin politik özellikleri hakkında neler düşünüyorsunuz? Dünya sinemasındaki Türk imajı da dahil olmak üzere, perdeye yansıyan politik tercihlerle ilgili her türlü görüşünüzü bu forumda diğer kullanıcılarla paylaşabilirsiniz...
|
|
| 8946 kez okunmuş / 236 cevap yazılmış > Son cevap 05.03.2008, 12:04 |
|
|
|
milşin
| 25.09.2006, 11:46 |
|
Can Dündar
( Bu aralar bu konu çok tartışılır oldu sevgili dostlar inandırıcı mı tartışılır tabi buyrun bakalım...)
Türkiye dindarlaşıyor mu?
Sahur davulları gümbürdemeye başladı önceki gece... Ramazanınız mübarek olsun! ANAr'ın 2004 araştırmasına göre Türk halkının yüzde 64'ü oruç tutuyor, yüzde 21'i tutmuyor. "Ara sıra tutarım" diyen de yüzde 11'lik bir kes*m var. Bu oranlar, diyelim 1960'lı yıllarda ne kadardı bilmiyoruz. Bilsek, Türk halkının dini vecibelerini yerine getirmekte eskiye göre daha mı hassas, daha mı gevşek olduğunu anlayabilirdik. Şu var ki, yaşı Cumhuriyet'in kuruluş dönemlerini anımsamaya yetenler, toplumda dinin etkis*nin eskiye kıyasla ciddi ölçüde arttığını söylüyorlar. Bu teşhis, daha çok gözleme dayalı: Yollarda, ekranlarda eskis*nden daha fazla örtülü kadın var. Ülkeyi, dini jargon kullanan bir hükümet yönetiyor. Ramazanda medyanın yayın içeriği, rekl*mlar vs. anında değişiyor. Oruç tutmayanlara saldırı haberleri başlıyor. Büyük holdingler "Ramazan geldi" diye davet vermiyor. Cep telefonlarına ramazan kutlama mesajı yağıyor. Ders kitaplarında Pinokyo o burunla -her nasılsa- secde ediyor, "abdestin tans*yonu normalleştirdiği" gibi hurafeler yayılıyor. Uyuşturucuyla mücadele kampanyası başlatılırken Diyanet yetkilis*, "Bunlar dinden uzaklaştığımız için oldu" diyor. Başbakan'ın eşi çare olarak "manevi değerlere sahip çıkmayı" öneriyor. Dinin etki alanı genişliyor. *** Şimdi madalyonu ters*ne çevirelim: Elimde TESev'in 2000 yılında yaptığı "Türkiye'de Din, Toplum ve S*yaset" araştırması var. "Oruç tutar mısınız?" sorusuna "Evet, her gün" diyenlerin oranı yüzde 91... 4 yıl arayla yapılan bu iki araştırmayı karşılaştırınca, AKP iktidara geldikten sonra, oruç tutanların oranında çok ciddi bir düşme olduğu, neredeyse 3 kişiden 1'inin oruçtan soğuduğu çıkıyor ortaya... İktidarla itikat arasında bir ilişki mi var? Belki. Belki de asıl artan, dindarlaşma değil, dinin görünürlüğü... Kente gelen kitlelerle başörtünün türbana dönüşmes*... Partilerin, sendikaların etkis*nin kırıldığı bir iklimde dini cemaatlerin naçar kitlelere kol kanat germes*, kimi belediyelerin ibadeti iaşe ile ödüllendirmes*... ABD imzalı "Haçlı zinniyeti"nin de katkısıyla İslamın yoksul dünyanın yegâne direniş mevzii olarak belirmes*... Rü*alardan giys*lere, ihanetten s*yasete kadar her konunun din referansıyla tartışılır hale gelmes*, dinin medyatikleşmes*... Bunlar dini, gündelik hayatımızın vazgeçilmezleri arasına soktu. *** Evet, toplumda dini söylem, dini s*mgeler, dini figürler çoğalıyor; ancak bunun o eski bildiğimiz din olduğu da su g*türür. Çünkü TV'de din âlimi kılıklı ad*mlara "Hocam, makyajla namaz kılmak caiz midir?" türünden sorular sorulduğunu görüyoruz. Kadını erkeğin gözünden saklama amaçlı örtü, moda defilelerine konu oluyor. "İslamcı feminist"ler, cemaat içinde kadının rolünü sorguluyor. Bazı aklı başında din ad*mları dinin piyasa tarafından teslim alındığından yakınıyor. Demem o ki, din hayatımızı dönüştürürken kendis* de dönüşüyor; başkalaşıyor. Hem paniklememek hem de yanlış sonuçlar doğuracak politikalara meyletmemek için bu süreci doğru okumak zorundayız. Sorun, toplumun dindarlaşmasında değil, İslamın s*yasallaşmasındadır.
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
milşin
| 25.09.2006, 12:12 |
|
Ruhat Mengi
(Ruhat Hanım yaklaşık 1 haftadır din üzerine makaleler yazıyor İslamda kadın ve örtünmeyi tartışmaya açıyor ve kendi düşüncesini de açıkça vurguluyor tebrik ediyorum kendisini çok cesaretli bir tavır… yukarıda ki makaleyle bir okunmalı…)
Ruhat Mengi
(Ruhat Hanım yaklaşık 1 haftadır din üzerine makaleler yazıyor İslamda kadın ve örtünmeyi tartışmaya açıyor ve kendi düşüncesini de açıkça vurguluyor tebrik ediyorum kendisini çok cesaretli bir tavır… yukarıda ki makaleyle bir okunmalı…)
Ziynet” ne açıklayın!
Topluma, kadına nedensiz bir baskı oluşturduğu gibi “kadın üzerinden din istismarı”nda kaynak gösterilen birkaç ayetin dikkatle incelenmesini ve kesin başörtüsü emrinin gösterilmesini önerdiğim yazıma devam ediyorum.
“Saçları örtmek”le ilgili bir “emir” olduğu iddia edilen Nur Suresi 30-31. ayetlerde ise erkek ve kadınlara “gözlerini haramdan sakınmaları, namuslarını korumaları” söylendikten sonra “kadınların ziynetlerini korumak için örtülerini yakalarının üzerine salıvermeleri” ifadesi var ve bunun da erkek sataşmasıyla bir ilgisi yok, çünkü kadına ve erkeğe aynı anda söyleniyor.
Hz. Aişe’nin gerdanlığını kaybetmesi ve onu ararken kendisine bir iftira atılması üzerine (30 gün sonra) inmesi ve içindeki “Kadınlar gizledikleri ziynetler bilinsin diye ayaklarını vurmasınlar” gibi ifadeler de (ki halhal, bilezik gibi takıların çıkardığı sesten söz edildiği açıkça belli) ziynet kelimesiyle neyin kastedildiğini anlatıyor. Sadece düz mantıkla baktığınızda bile “ziynet”le kadın vücudu kastedilseydi bunu yakın erkek akrabaların, kölelerin görmesinde mahzur olmadığı belirtilir miydi?
Dini Neden Anlamayalım..
Bütün bunların üstüne, inceleyen herkesin görebileceği gibi saçın örtülmesinin, tepeden tırnağa örtünmenin açık bir emir olduğu hiçbir yerde yok. O zaman, belli olaylar üzerine inmiş olan, Hz. Peygamber’in kendisine biat eden Müslüman kadınlardan istediği şartlar arasında da bulunmayan bir şeyin neden “farz” olarak öne sürüldüğünü sormak kadınların hakkıdır.
Ramazan başlar başlamaz iftar saatinde tüm sokaklar boşalırken; türban takan kadınlara “dindar”, diğerlerine “değil” ayırımı yapılıyor, Ali Bulaç gibileri çıkıp türban takmayanları “modern kadın” diye adlandırarak ve “onlara ulaşmanın kolay olduğunu” söyleyerek ayırım üstüne bir de baskı uyguluyor. VAN, Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde kız öğrencilere “türbanınızı çıkarmayın” baskısı yapılıyorsa, türban ve tesettür siyasete alet edilerek ülke gündeminden düşürülmüyorsa kadın/erkek herkesin hakkıdır.
Teknolojinin, zekâların geliştiği bugünün özgür dünyasında her konuyu inceliyor, irdeliyor gerçeğin ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Biz köktendinci, baskıcı, anlamadan uygulayan bir toplum olmadığımıza göre bunu isteyebiliriz;
Diyanet İşleri en iyi din uzmanlarını bir araya getirerek, ayetleri bir bütün içinde yorumlayarak ve kelime anl*mlarını tek tek açıklayarak (hımar, mikna başta olmak üzere), “Söyle” ve “Ey İnananlar” hitapları arasındaki farkı göstererek bize böyle bir emir varsa hangi satırlarda gizli olduğunu televizyonlarda anlatmak zorundadır.
Tabii bu anlatım her kelimesiyle ikna edici ve tüm çelişkileri, soru işaretlerini giderici olmalı... Yuvarlak ve kısa cümlelerle olmuyor! Bu sorunun cevabını bekleyen milyonlarca kişi adına Diyanet İşleri’ni tekrar incelemeye ve televizyonda açıklamaya davet ediyorum |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
milşin
| 16.10.2006, 11:40 |
|
12 Ekim 2006 önemli bir gündü hepimiz için … Büyük yazarımız!!! Orhan Pamuk Nobel Edebiyat Ödülünü kazandı ve aynı saatlerde Ermeni Soykırımı Yasa Tasarısı Fransa Parlamentosunda kabul edildi…
Kendisini bir yurt milliyetçisi( ulusalcı) olarak tanımlayan ben Ermeni Soykırımı iddialarının sonuna kadar reddediyorum… ( Burada bir tarih tartışması yapmak amacım değil ancak tartışma açılırsa da bizimde söyleyecek birkaç kelamımız olur elbet… ) Ermenilere yapılan tecil nasıl soykırıma dönüştürüldü burada bizim milletçe pasif duruşumuz tarihin sayfalarını aralama eksikliğimiz bizi şu an tartışılır hale getirmiştir. En son da Fransa 4 gün önce bu haksız iddiaları parlamentolarında kabul etmişlerdir. Sonuç olarak Fransa da Ermenilere soykırım yapılmamıştır diyen herkim olursa olsun hapis ve para cezasıyla cezalandırılacaktır. Bu 1789 Fransız ihtilalinin yapıldığı özgürlüklere son derece önem veren medeniyetin beşiği Fransa da cereyan eden bir gelişme Bunu yapan Rousseau’nun torunları … Bizi 301. madde dolayısıyla eleştiren büyük Avrupalılar yaptıkları bu tür özgürlük dışı eylemi nasıl görmezden gelip bizi eleştirmeye devam ediyorlar anlamakta güçlük çekiyorum… Elbetteki bunun arksında farklı çıkarlar ve amaçlar vardır. Şimdi Fransa’ya uygulanacak yaptırımlar konuşuluyor bunlara girmeyeceğim…
Orhan Pamuk’un 2 kitabını okudum daha doğrusu okumaya çalıştım fakat ikisinin de sonunu getiremedim ne yazık ki... Ben Pamuk’un dilini sevmiyorum fazla sı*ıcı buluyorum anlatımını neyse olay bu değil … Pamuk Nobel’i bu sene aldı nihayet geçen sene de çok çabalamış Ermeniler ve Kürtlerle ilgili söylemleri bütün Avrupa basınında yer almış ancak kazanamamıştı sanırım bu sene 301 ona uğurlu geldi neyse… Sonuç olarak ilk defa bir Türk Nobel Edebiyat Ödülünü aldı. Buram buram siyaset kokan bu ödül her şeye rağmen Türk Edebiyatının tan*tılması açısından önem arz ediyor … Çünkü normal okur kitlesi bunun ne kadar siyaset içerdiğini araştırmaz sonuca bakar bu açıdan Türk Edebiyatı için olumlu etkileri olacaktır. Ancak bu olumlu taraflara rağmen bu ödüle milletçe sevinemedik ne yazık ki…
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
simyacı**
| 17.10.2006, 20:58 |
|
| Arkadaşım ellerine sağlık Orhan Pamuk konusunda duygularıma tercüman olmuşsun.Kitaplara ve okumaya çok düşkün bir insan olduğum halde bir kaç defa Orhan Pamuk romanı okumaya giriştim ama hüsranla sonuçlandı.Benim sevdiğim bir yazar değil edebi yönünden ama keşke bu ödülü ''edebiyat''ödülü olarak alsaydı da bizde onunla gurur duysaydık.Ama bu ödülü bir tarihçi edası ile rak.mlar kullanılarak belirttiği soykırım açıkl.maları yüzünden aldığı da herkesce bilinmektedir.Bu konuda düşüncemi kısaca açıkl.mam gerekirse;düşünceyi açıklama kapsamında kişiler ''soykırım vardır ya da yoktur'' ve yahut ''insanlar öldürülmüştür''diyebilir.Kendi inancıdır kimseye laf söyleme hakkı düşmez ama ''1 milyon ermeni 30 bin kürt öldürüldü''açıklaması kanaatimce bir kas.t taşımaktadır.Yüzyıl önce cereyan ettiği varsayılan bir olayda tarihçiler bile bu kadar kesin rakam veremeyecek halde iken Orhan Pamuk tarihçi midir ki sayıyı bu kadar kolay belirleyebilmiştir?1 milyon ermeni ile 30 bin kürdü tek tek bulup saymışmıdır da bu kadar yuvarlak rak.mlar elde etmiş ve bu kadar kesin konuşabilmektedir?Ben bu açılamada bir vatandaşın kendi ülkesini bilip bilmeden suçlaması ve dış güçlere karşı şirin gözükme çabası dışında hiç bir şey görmemekteyim.Bu yolla verilen bir Nobel ödülüne de açıkçası sevinemem. |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
milşin
| 19.10.2006, 11:10 |
|
Mine Kırıkkanat
Sevabın Serabı
İsterdim ki her insan, ömründe hiç olmazsa bir sabah, tek bir sabah güne şu soruyla başlasın: “Ya bütün bildiklerim yanlışsa!”
Sevgi, nefret, inanç, ret ve hatta sebat yeteneğiyle teslimiyet eğilimi, genetiğimizde var olan bilginin üstüne sonradan eklenen öğrendiklerimizle yalnız bir kültürü değil, o kültürü taşıyan insanın karar mantığını da oluşturuyor. Edindiğimiz bilginin ölçeğine vurarak sevmeye ya da nefret beslemeye karar veriyoruz. İnandığımız davayı, bilgimizin gücüne göre savunuyor ya da teslim oluyoruz. Hayatımızdaki tüm “değer” ve “değmez” kararlarına, elimizdeki verileri beynimizdeki bilgi ölçeğine vurduktan sonra varıyoruz. Bu ölçek, adeta bir hesap makinesi. Topluyoruz, çıkarıyoruz, ölçeğin doğru olur dediği kararı alıyoruz. Ama kararın doğruluğunu ya da yanlışlığını, elbette ki ölçeğin kapasitesi, yani bilgi birikiminin niceliği ve niteliği belirliyor.
Hayatımızı yöneten bu bilginin doğruluğundan bir kez bile kuşkuya düşmek, onu sorgulamak, eğer yanlış yol tuttuysak düzeltmemizi; yok, gerekeni yapıyorsak kendimize daha güven duymamızı sağlar gibi geliyor bana. Belki de yanılıyorum. Ya da bilgi birikimi o kadar karmaşık bir mantık mekanizmasıdır ki, kimse “reset”leyemez. ***
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın dün geçirdiği rahatsızlık haberlerini izlerken düşündüm bunları. Kendisine acil şifalar dilerim. Başbakanlığın kolay bir iş olmadığını bilmek için, olmak gerekmiyor. Yükün sorumluluğunu bir yana bırakın, temposunu taşımak bile çok güç. Başbakan’ın rahatsızlığına, anladığım kadarıyla yoğun çalışma temposuna rağmen oruç tutması yol açmış. Geçen Ramazan da Maliye Bakanı Unakı*an aynı nedenle fenalaşmıştı.
İşte böyle durumlarda, örneğin Başbakan, yarın sabaha “Ya bütün bildiklerim yanlışsa?” sorusuyla başlasa, diye düşünüyorum. Acaba varacağı sonuç, başta kendisi, ailesine, devlete, millete yararlı olur muydu?
Recep Tayyip Erdoğan, kuşkusuz Allah indinde sevap için niyetli. Ve kuşkusuz oruç vecibesini yerine getirerek manen huzur buluyor.
Ama eminim, doğduğu günden bu yana orucun yalnız maneviyat açısından değil, insan sağlığı için de pek yararlı olduğu bilgisiyle büyüdü, daha doğrusu büyütüldü.
Şimdi doktorlar kendisine diyorlar ki (ya da demeleri gerekir ki), yoğun bir çalışma temposu içinde oruç tutmak insan sağlığı açısından pek yararlı olmadığı gibi, zararlıdır da... Üstelik bu yaklaşımın somut kanı*ı bir rahatsızlığı, bizzat kendisi de yaşa*ış bulunuyor.
İşte bu noktada, “Demek oruç sevabı, benim durumumda vücuduma zararlıymış. Allah da hastalığa yol açan niyet zaten istemez. Acaba buna benzer, yararlı olduğuna inanarak yaptığım ve aslında hem bana, hem görevime zararlı başka işler de var mıdır?” diye sorgulasa kendisini, ne sonuçlar çıkarır sizce? ***
İman, izanla (zekâyla) çakışmadığında bedelin çok ağır ödendiğini kavrar mı acaba ?
Bayıldığı zırhlı arabadan, imanlı ama izansız şoför ve koruması telaşla fırlayıp kapıları otomatik olarak kilitlendiği için penceresi kırılıp da ancak çıkarılabildiğini öğrendiğinde, ne düşünmüştür acaba?
Sağlam şoförlük ve etkin korumalık yapabilmek için iyi Müslümanlığın yetmeyebileceği, aklına gelmiş midir? Rahmetli TRT’nin başına, yanlış hesap sonucu bir uydusunu uzayda kaybeden Türksat’ın başına ve zaten tüm su başlarına, salt ehlimüslim diye izansız imanlılar getirmenin, devletin en teknik ve hayati kadrolarını “bizden” diye çapsız ima*larla doldurmanın yanlış olabileceği tereddüdüne düşmüş müdür?
Hiç sanmıyorum. Çünkü hem çevresinin, hem de kendisinin bilgi birikimi, şimdi ona “Allah esirgedi de, şeytanın kilitlediği arabadan balta malta, çıkarılabildi,” mesajları veriyordur. Hayırlara vesile, geçmiş olsun.
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
milşin
| 19.10.2006, 11:13 |
|
Oktay Gönensin
Ağar'ın Sözleri
Mehmet Ağar’ın geçen hafta söylediği “dağda gezeceklerine düzde siyaset yapsınlar” sözüyle ilgili polemik devam ediyor.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanı* da bu sözlerde bir “PKK’lılara af isteği” gördü ve sert tepki gösterdi.
Mehmet Ağar, geçmişte emniyet müdürlüğü, emniyet genel müdürlüğü, içişleri bakanlığı görevlerini terörün en sıcak dönemlerde yaptı.
Adı Susurluk rezaletine karıştı. Bu rezaletin kaynağında yasal yollarla terörle mücadelede yetersiz kalınması dolayısıyla “gayri nizami savaş” yollarının kullanılması gerektiği fikri vardı.
* Mehmet Ağar siyasette de önemli deneyimler kazanmıştır. Bu sözlerini öylesine söylenmiş sözler olarak görmemek gerekir.
Terörle mücadele konusunda klasik askeri görüş çeşitli şekillerde tartışılmıştır.
Ancak terörle mücadelenin sadece “mümkün olduğu kadar fazla terörist öldürmek” olmadığını son yirmi yıldır yaşadıklarımız gösteriyor. Ölen her teröristin yerini bir başkası almaya devam ettiği sürece terörü bitirmek mümkün değildir.
Önemli olan, öldürülen teröristin yerini bir başkasının almasının koşullarını yok etmektir. Bunun için üzerinde anlaşma sağlanması gereken husus, olayın hem toplumsal hem siyasal boyutlarını görmektir. ***
Bizde uzun süre “terörün siyasallaşması” gibi bir üslup kullanıldı. Burada kastedilen, terörün kaynağındaki siyasi fikirlerin yasal ortamda savunulması.
Yani demokrasinin imkânlarını kullanarak yine bölücü faaliyetlerin bu kez silahsız olarak yürütülmesi.
* Türkiye gibi silahlı kuvvetleri dünya ölçüsünde güçlü olan bir ülkenin silah zoruyla bölünmesi mümkün değildir. Bu yolda ısrar sadece daha fazla ölüme yol açar, bunun ötesinde hiçbir toplumsal ilerleme sağlamaz.
Üstelik tam tersine; ülkemizde, radikal milliyetçi görüşlerin daha yaygın hale gelmesine yol açmıştır.
Türkiye’deki Kürt kökenli vatandaşların bir bölümünün “etnik” farklılık üzerine siyaset yapması bugünün meselesi değildir. Daha 1950’li yıllardan başlayarak bütün siyasi partilerde her seçimde “Kürt kontenjanları” ayrılmış, Her parti Güneydoğu’daki oyları çekebilmek için etkili Kürtlere listesinde yer vermeye bakmıştır.
Mehmet Ağar’ın, PKK’nın ateşkes ilanının ardından söylediği “dağda gezeceklerine düzde siyaset yapsınlar” sözünün üzerinde durmak gerekiyor. Aldığı bütün tepkilere rağmen hâlâ sözünün arkasında duruyorsa tekrar düşünmek şarttır.
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
milşin
| 21.10.2006, 12:26 |
|
Millliyet
TBMm Adalet Komisyonu gündeminde bulunan ceza yasalarına uyum teklifinden, gönül ilişkileri ve imam nikâhlarıyla gündeme gelen AKP'lileri rahatlatacak ayrıntılar çıktı. Ceza hukuku sistemine getirilmek istenen "kamu davasının ertelenmesi" modeline göre, "Birden çok evlilik yapan ve resmi nikâh olmadan sadece imam nikâhı kıydıranlar" hakkındaki kamu davaları 5 yıl ertelenebilecek. Hâkim izni olmadan gen*tal muayene yaptıranlar, cinsel tacizde bulunanlar, reş*t olmayanla cinsel ilişkiye girenler ve çocuk kaçıranlar da bu kapsamda değerlendirilebilecek. Hükümetin daha önce gündeme getirdiği yaklaşık 500 maddelik tasarı CHP'liler tarafından engellenince, tasarıda yer alan, "Kamu davasının ertelenmesi, hükmün ertelenmesi ve uzlaştırma" modelleri AKP milletvekillerince yeni bir teklif halinde sunuldu. Hükümetin de destek verdiği yasa teklifinde, üst sınırı 2 yıl hapis cezası olan suçlarla ilgili olarak savcılara, "Kamu davasını 5 yıl erteleme" yetkisi tanınıyor.
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
milşin
| 26.10.2006, 14:35 |
|
Güngör Mengi
Dinci cambaz...
Dinci atraksiyonlar gemi azıya aldı gidiyor. Ahlâk düşkünleri “İstikbal din sömürüsünde” diye bir işaret mi aldı ne?
Cüppeli Ahmet Hoca, 11 yaşına geldikten sonra kendi kızından bile sakındığını söylemişti ya, artık pek az manyaklık şaşırtabilir bizleri.
Çağdaş din bilginleri, kadınların kişiliklerini ve iffetlerini korumak için İslâm’dan önce de örtündüklerini, bugün bu amaçları kadınların iyi eğitim alarak ve erkeklerle her alanda rekabet edecek yetenekleri kazanarak elde ettiklerini söylüyor.
Yani günümüzde örtünmek kadınları değil, din sömürüsünden kazanan erkekleri koruyor!
Şimdi Allah için düşünelim; 11 yaşındaki kızını örtüsüz görürse baştan çıkacağından korkan Cüppeli’yi ve onun gibileri korumak için bütün kadınları örtüler, çarşaflar içine hapsetmek reva mıdır?
Onun yerine Cüppeli ve benzerlerini kadınların güvenliği için bir yere kapatmak daha adaletli, daha barışçı bir tedbir değil midir?
İstanbul-Bağcılar’ın AKP’li belediyesi tarafından yaptırılmakta olan “bekâr erkeklere yasak park” projesi de bir din sömürüsü atraksiyonudur.
O parka yalnız başına evli kadınlar ve oğlanlı kızlı 11 yaş ve üzeri bir sürü çocuk da gelecek. Ne olacak?
Cüppeli bekâr değil evli. Ama asıl tehlike o! Asıl Cüppeli’yi sokmasınlar!
Tüy diken haber... Şaka bir yana dün gelen bir haber tüy dikti. Haber, Türkiye’nin Mainz Başkonsolos Yardımcısı koltuğunun, kendisinin Melâmilik Tarikatı Şeyhi olduğunu söyleyen biri tarafından doldurulduğunu duyuruyordu.
İhbarlar çoğalınca Dışişleri Bakanlığı Teftiş Kurulu ifadelere başvurmuştu. Şu zırvalara bakın:
“Bazen konuştuklarını ertesi gün unuttuğunu, o zamanlar konuşanın kendisi olmadığını, Allah tarafından konuşturulduğunu, gözlerinden bakanın Allah olduğunu, ellerimize dokunduğunda Allah’ın dokunduğunu söylüyordu.”
Hariciye memurlarını ve gurbetçileri tarikata çağıran Başkonsolos Yardımcısı, bugün böyle, mazallah yarın Büyükelçi olursa hangi güçlere eriştiğini vehmedecek!
Bu adamın dış göreve gönderilirken nasıl olup da fark edilmediğini ve kimler tarafından korunduğunu sormanın yararı yoktur.
Bugünleri ararız! Bunların sebep olacakları kötülüklerden ülkemizi koruması için Allah’a dua etmenin bir zararı olmaz ama Allah tarafından korunacağımızı ummak, Allah’ın bile bağışlamayacağı bir tembellik ve inançsızlık olur.
Çünkü böyle giderse mayıstan sonra daha büyük rezaletlerle karşılaşabiliriz. Sezer bugün Çankaya’da devleti mikroplardan koruyan etkili bir filtre çalıştırıyor.
Başkonsolos Yardımcısı’nı görevinden bile almamışlar.
Cumhurbaşkanı değiştikten sonra -Allah saklasın- tarikat şeyhinden büyükelçiler bile görebiliriz!
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
milşin
| 27.10.2006, 15:51 |
|
Vakit Gazetesi dünkü sayısında akıllara durgunluk verecek bir habere imza attı. Kuran kursları ile ilgili haberde çocuk masumiyeti hiçe sayılarak, 6 -7 yaşlarındaki balerin kızın etek altı mozaiklendi. 'Kuran'a yasak, baleye destek' başlıklı yazıda kuran okuyan türbanlı küçük kızın fotoğrafı üzerine 'buna yasak', etek altı mozaikle kapatılan küçük balerin kızın fotoğrafının üzerine ise 'buna destek' yazılarak bir karşılaştırma yapıldı. Birinci sayfasında 'kışkırtıcı' fotoğraflar yayımlayarak sık sık gündeme gelen gazetenin söz konusu haberinde çocukları kullanması tepkiyle karşılandı. Küçü*ük çocuğun fotoğrafına uygulanan sansür 'bu nasıl zihniyet' sorusunu bir kez daha akla getirdi. Geçtiğimiz günlerde Jet Ski'li görüntüleriyle medyanın gündemine yerleşen Cüppeli Ahmet Hoca, 'Biz 7 yaşına geldi mi kızlardan sakınırız. 11 yaşındaki öz kızımı bile öpmüyorum' diyerek tartışma yaratmıştı |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
milşin
| 30.10.2006, 14:09 |
|
İlginç bir yazı üşenmeyin muhakkak okuyun arkadaşlar…
Adnan Bulut
Başbakan sara hastası mı…
Öncelikle Başbakan Erdoğan'a geçmiş olsun. Yaşadığı rahatsızlık nedeniyle uyguladığı politikalara, geçmişine, dış politikadaki teslimiyetçiliğe, yüce dinimiz islamiyet kullanılarak yapılanlara yönelik eleştirilerimi bu yazımda bir kenara bırakacağım. Ama Başbakan Erdoğan'ın rahatsızlığıyla ilgili vatandaşlardan Kanaltürk internet sitesine gelen bazı yorumlar oldukça dikkat çekici. Yapılan yorumları, vatandaşların kendi aralarındaki sohbetlerinde dile getirdiklerini görmezden gelmek mümkün değil. Türk halkı soruyor; Başbakan sara mı? Yani epilepsi mi?
Şimdi Kanaltürk internet sitesine gelen iki yorumu sizin taktirinize bırakıyorum. İlk yorum belli ki bir hekimden geliyor, diğeri ise gündemi iyi takip eden başka bir vatandaştan.
"epileptiform latent dıabete bağlı hipoglisemik ataktan bahsedilmiş. sorarım başbakan "depakin" neden kullanıyor ? spontan omuz çıkması yüzde kaçtır-yoksa tonik klonik konvulsionda mı çıkar ? korumalar neden solunum yolunu açık tutmaya çalışmıştır ? cranıal ct neden çekilmiştir ?"
"neden türk doktorlar değil, yurt dışından doktor recep tayyip erdoğan'a yarıyor? kendisi epilepsi nedeni ile ayurverda-bıoenerji tedavisi görüyor mu. seansı 11.5 milyar tl.. srı lankalı dr.ravi yapıyor."
Bu noktada GP Milletvekili Emin Şirin'in açıklamaları dikkat çekici. Çünkü Şirin bundan tam 8 ay önce Başbakan Erdoğan'ın epilepsi hastası olduğunu iddia ediyor. Şirin diyor ki;
"Halka gerçekler açıklanmalı. Başbakan kendini GATa'ya teslim etmeli. Alınan rapor da halkla paylaşılmalı. Şubat ayında Başbakan Erdoğan'ın diabet hastası olduğunu ve epilepsi rahatsızlığı bulunduğunu yazmıştım. Hatta Sri Lanka'lı Ravi adlı bir de gizli doktorunun olduğunu söylemiştim. Alternatif tıp alanında faaliyet gösteren Ravi, Erdoğan'ı tedavi ediyor dedim. O gün kimse bunları y*l*nl*madı"
Bir milletvekili bundan 8 ay önce böylesine önemli bir açıklama yapıyor, ama kimse çıkıp bunu y*l*nl*mıyor. Bu işte bir gariplik var. Emin Şirin'in bu iddiası 8 ay önce neden y*l*nlanmadı? Başbakan hastaneden çıkalı günler oldu, hiçbir yetkili kameraların karşısına geçip Başbakan Erdoğan'ın epilepsi olmadığına dair net bir açıklama yapmadı. Bu hafife alınacak bir olay değildir. Türk halkı Başbakan'ın hastalığını bilmek istiyor. Türk halkı temsil yetkisi verdiği insanın sağlığını merak ediyor. Kendisini kimin yönettiğini bilmek istiyor.
Başbakan'ın hastalığıyla ilgili bir çarpıcı gerçek daha ortaya çıkt*. Türkiye'nin Başbakan'ı bir bakın kimlere emanet. Çenesi kilitlenmiş, dili soluk borusunu tıkamasın diye müdahale edilen Başbakan Erdoğan otomobilinin içinde mahsur kalıyor ve balyoz skandalı yaşanıyor. Bu görüntüler çağdaş Türkiye'ye yakışıyor mu?
Hem Başbakan Erdoğan'ın Güven Hastanesi'nde ne işi var? Erdoğan'ın Güven Hastanesi yerine Gülhane Askeri Tıp Akademisi'ne gitmesi gerekmez mi? Neden AKP'linin sahibi olduğu bir hastaneye gidiliyor? Hastanedeki incelemelere dair raporlar neden halka açıklanmıyor? GATa'ya gidilmemesinin altında yatan nedenler nelerdir?
İstanbul Milletvekili Emin Şirin'e göre Başbakan'ın Almanya gezisinde de aynı durumla karşılaşılmış. Gerçekten Başbakan Erdoğan Almanya'da bu tür bir rahatsızlık yaşadı mı? Bunların en kısa sürede en yetkili ağızdan halka açıklanması gerekiyor. Çünkü bu geçiştirilecek bir olay değildir. Epilepsi bir beyin hastalığıdır. Tıp literatüründe epilepsi şöyle tanımlanıyor; "yineleyen nöbetler ile karakterize ve sıklıkla geçici bilinç kayıplarına neden olan bir durumdur. Nöbetler çok farklı şekilde ortaya çıkabilirler. Bazı nöbetlerden önce bir koku hissi gibi olağandışı bir algılama yaşanırken, bazı nöbetlerde kişi yere düşebilir veya ağzı köpürebilir. Bazen de boşluk nöbetleri denilen kişinin gözlerini bir noktaya dikmesi ve donuklaşması gibi durumlar ortaya çıkar."
Allah muhafaza Başbakan Erdoğan'ın çok önemli bir görüşmede, örneğin çok önemsediği Başkan Bush'la Beyaz Saray'ın önünde yüzlerce kameraya poz verirken yukarıda tarif edilen krizi yaşamasını düşünmek bile istemiyoruz.
Allah Recep Tayyip Erdoğan'a sağlık, sıhhat versin. Allah uzun ömürler versin. Ama gerçekler neyse halka açıklansın. Haa bir de Başbakan yakınındakileri bir gözden geçirsin. Ya arabada kilitli kaldığı süre içerisinde bu tip bir rahatsızlık değil de kalp krizi geçiriyor olsaydı? Arabada kaybedilen süre Başbakan'ın Allah korusun yaş*mını yitirmesine bile yol açabilirdi. Bu görüntü Türkiye'ye yakışmıyor Sayın Başbakan. Aslında Türkiye'ye yakışmayan bir çok şey var ama. Bunları sonra tekrar gözden geçiririz.
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
simyacı**
| 07.11.2006, 11:11 |
|
| Ölümü beni en çok üzecek siyasetçiydi.Öyle de oldu.ABD'ye,Batı Ülkelere kafa tutabilen cesur,dürüst ve bi o kadar da temiz yegane siyasetçimizdi.Bir dönemin Karaoğlan'ı...Rahat uyu... |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
milşin
| 07.11.2006, 13:01 |
|
Güngör Mengi
En zengin başbakan
Adını dağlara, taşlara yazdığımız Karaoğlan 172 gün süren bir “kararsızlık” ardından hayata veda etti.
Son görevini yüksek mahkemede öldürülen bir yüksek yargıcın cenazesine giderek yapmışt*.
Türkiye’ye kurulan uğursuz tuzağın vah*metini ondan iyi kim kavrayabilirdi?
Duyduğu acı onu yaş*mdan kopardı, derin bir uykuya girdi ve bir daha uyanmadı.
Ona rahmet, milletimize başsağlığı diliyoruz.
Bülent Ecevit’in yaş*mı baştan sona, yaşlı ve orta yaş kuşaklarının zaferlerini temsil ediyor değildir.
Özlem, umut ve heyecan kadar düş kırıklığı ve pişmanlık da üretti Ecevit’li yıllar.
1970’lerin başında Kıbrıs Fatihi idi. *ma 70’lerin sonunda Türkiye’ye Yunanistan’la beraber Avrupa Birliği’ne girme fırsatını harcatan ve bu arada karaborsanın zenginlerini üreten, sol siyasetin yenilgisini temsil eden bir “Elim kırılsaydı” simgesi oldu.
Dolu bir yaş*m Bülent Ecevit, solcu saplantıların kendisine yaptırdığı yanlışları telâfi imkânını elde edebildiği için yine de şanslıdır. PKK elebaşısı Apo’nun 1999 yılında onun başbakanlığında yakalanıp Türkiye’ye teslim edilmesi partisini iktidara getirmiş, o da bu şansı ilerlemiş yaşına rağmen doğru kullanmıştır.
“İmkânsız” koalisyonu seçime kadar taşımış, istikrar adına mucize yaratmış, ekonomik krizden çıkışın bir solcu için kabul edilmesi zor faturasına boyun eğmiş, geçirdiği devrim nitelikli uyum yasaları ile AB günahını ödemiş, partizanlık yapm*mış ve seçim ekonomisi hiç uygul*m*mıştır.
Hayat ve ölüm...
Irmak ve deniz...
Ecevit büyük denize ulaştı. Bizim geleneğimiz, ölenin hayırla anılmasıdır. Ve ne mutlu ki Ecevit’i hayırla anmak isteyenlerin hiç zorluğu yoktur.
O ciddi bir devlet ad*mı olduğu kadar duygu ad*mıdır. Hep realist bir Atatürkçü oldu. Son yıllarında Fethullah Hoca’dan etkilenerek laikliğe dost tarikatlar sapmasına düşse de Merve Kavakçı’nın TBMm’deki türban şovuna gösterdiği tepki unutulmayacaktır.
Kar tanesi kadar nahif görünen bu ad*m, yeri geldiğinde ise işte böyle çığ kadar önünde durulmaz bir iradeyi temsil ediyordu.
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
milşin
| 07.11.2006, 13:10 |
|
| evet ecevit büyük bir liderdi son 50 yıla damgasını vurduğuda yadsınamayacak bir gerçekti. ancak siyasi hırsları ve egoları onun çok büyük yanlışlar yapmasına neden oldu. bu yanlışlar belki solun şu anki duruma düşmesinin de önemli bir sebebini oluşturmaktadır... ancak herşeye rağmen dürüst bir politikacıydı milletini ve devletini çok sevdi ilkeliydi dürüsttü tekrar hepimizin başı sağolsun.... |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
milşin
| 10.11.2006, 11:29 |
|
Güngör Mengi
Atatürk yanılır mı?
Onun dünyayı değiştirmek için gelmiş bir dâhi olduğunu doksan yıl önce İngiltere Başbakanı Llyod George görmüştü.
Çanakkale Savaşı’nda hata yapmayan tek adamın Mustafa Kemal olduğunu fark ederek şunu söylemişti:
“İnsanlık tarihi birkaç yüzyılda bir ancak dâhi yetiştiriyor. Şu talihsizliğe bakın ki o dâhi bugün Türkiye’de doğmuştur!”
10 Kasım’larda Atatürk’ü “ah-vah”larla ananlara, onun düşüncelerini yaşatma gücünden yoksun zavallılar olarak bakmak lâzım.
Atatürk bir Amerikalı pol*tikacının dediği gibi 20. Yüzyılın en kahramanca eylemlerinden birini, şiddet kullanmadan, gizli polis olmadan gerçekleştirmiştir.
Onun dehası yalnız Türkiye’yi değil bütün Müslüman dünyasını kurtarabilirdi, olmadı. Haydi öteki Müslüman toplumların başındaki despotlar buna geç*t vermedi; peki ya biz?
Emanetini onun ruhuna huzur verecek yönde taşıyabiliyor muyuz?
İki Mustafa Kemal Atatürk’ün bugün birinci sayfamıza özeti yansıyan sözleri şöyledir:
“İki Mustafa Kemal vardır. Biri ben; et ve kemik, geçici Mustafa Kemal.
İkinci Mustafa Kemal; onu ‘ben’ kelimesi ile ifade edemem. O ‘ben’ değil ‘biz’dir.
O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur.
Ben onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir.
O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz... Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!”
Atatürk’ün rüyası gerçekleşmiş olsaydı, karşı devrim niyetlerinin varlığından kaynaklanan tedirginlik, 83 yaşını doldurmuş cumhuriyetin derdi olmazdı. Ama derttir ve çok haklı sebepleri vardır.
Türk devrimine muhalefetini laiklik karşıtı eylemlerle göstermeye cesaret eden siyasetçiler ve partiler bulunduğuna göre demek Atatürk’ün gönlündeki Mustafa Kemal tarifi gerçekleşmemiş!
Sivil toplum göreve Askerin siyasete müdahale ettiğini söyleyenler, sivil toplumun devrime yönelik eylemler karşısında yetersiz kaldığı gerçeğini görmezlikten geliyorlar.
Türkiye’de asker sadece iki durumda sesini yükseltme gereği duyar. Bir, ülkenin bütünlüğü; iki, laik rejimi tehlikeye girdiğinde.
Askerin siyasete müdahale görüntüsü demokrasimize gölge düşürüyor. Doğru ama sivil toplum bu gölgeyi kaldırmak istiyorsa Türk Devrimi’ni, ün*ter devleti ve laik cumhuriyeti savunma görevini bir an önce askerlerden devralmak zorundadır.
Atatürk “Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz” diyordu.
Var mı öyle bir şey? Büyük kurtarıcı ve büyük devrimci bugünün Türkiyesi’ni görebilseydi aynı şeyi yine söyleyebilir miydi?
Asla söylemezdi.
“Bugünleri bile aratacak bir geleceğe karşı ben ne yapıyorum?”
Atatürk idealine bağlı herkes, her sabah kendine bu soruyu sormalıdır!
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
milşin
| 11.11.2006, 19:41 |
|
''Artık gidiyorum... Beni uğurlayın kardeşlerim Hepinize eğilerek ayrılıyorum Yalnız sizin son ve nazik sözlerinizi bekliyorum Uzun zaman komşuluk ettik, ama verebildiğimden çok aldım Şimdi gün ağardı, karanlık köşemi aydınlatan lamba söndü Bir davet geldi ve ben yol için hazırım Bu ayrılış gününde bana bol şans dileyin arkadaşlarım Beraberimde ne g*türeceğimi sormayın Seyahatime boş eller ve ümideden bir kalple çıkıyorum''...
****
''Bir boşluktan bir boşluğa bir cam bardağa dolmuşum cam bardakta su olmuş sudan içmiş can olmuşum görünmezden cana bir kumaş örülmüş kumaşa bürünmüş beden olmuşum bir varmış bir yokmuş iki boşluk arası bir rüyalık alemde sen ben olmuşum''
Bülent Ecevit
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
milşin
| 19.11.2006, 20:55 |
|
Ali Sirmen
Ferman sende ama güzel yaşamak bizde Senden ayığız bu sarhoş halimizle Sen insan kanı içersin biz üzüm kanı İnsaf be sultanım kötülük hangimizde ?
Beni özene bezene yaratan kim ? sen Ne yapacağımı da yazmışsın önceden Demek günah işleten sensin bana Öyleyse nedir bu cennet cehennem?
Şu testi de benim gibi biriydi Oda bir güzele vurgun, dertliydi Kim bilir belki de boynundaki kulp da Bir sevgilinin bembeyaz eliydi
Güneş attı göğe sabah kemendini Aydınlık Padişah atına bindi İçin İçin diye bağırdı dört yana Sabah şarabının müezzini…
Yukarıdaki dörtlüklerin Ömer Hayyam’ın olduğunu söylemeye gerek var mı bilmem.,
İslam Rönesansı’nın parlak dönemleri olan 11-12 . yy. önde gelen matematikçi ( irrasyonel sayıların rasyonel sayılar gibi kullanılabileceğini göstererek çağına bu alanda damga vurmuştu ) gökbilimcilerinden biri olan Ömer Hayyam’ın rubaileri, ne gariptir ki, yaş*mında e izleyen dönemlerde fazla yankı bulmamıştır.
Ama modern çağlarda Ömer Hayyam bat dillerinde en çok çevrilen en fazla yankı yapan doğulu şairlerin başında gelmiştir.
Evreni gözleyen yaş*mı sorgulayan bu tür kavr*mların gelişmediği dönemlerde insancıl değerlerin savunucusu olan Ömer Hayyam’ın hemen heme tüm dizelerinde şarap yer alır.
Hayyam ‘da şarap yalnızca yaş*mın faniliğinden kaçmayı sağlayan sarhoşluk aracı değil aynı zamanda yobazlığa bağnazlığa irticaya zulme karşı bir simgedir.
Divan şiirimizde de şarap ve meyhane sevgiliyi simgeleyen aynı anlamı taşıyan simgeler olmuştur.
17. yy aydınlık şairlerinden olan Şeyhülislam Yahya da mescitteki müraiye karşı meyhaneyi savunan beytinde meyhane ve meyi yine bir simge olarak kullanmamış mıydı ?
Zamanlar değişti şarap ve meyhane artık bağnazlığa yobazlığa dayatmacılığa karşı bir simge olmaktan çıktı, hatta onların böyle bir yönleri olmaktan da çıktı. Daha doğrusu AKP iktidarına gelinceye kadar çıkmıştı.
Ama ne zaman ki geldi devr-i Tayy*p ne zamanki kurtuluş geriye dönmekte aranmaya başladı ne zamanki 21. yy en ileri düzeyini yakalamanın irtica ile mümkün olduğu ileri sürülmeye başlandı, o zaman canlandı eski simgeler.
Üsküdar Belediyesi’nin açıkta iç*i içenlere ceza kesilmesi ve teşhir edilmeleri girişimi gelince gündeme Hayyam’ın çağdaş torunu Deniz Som yeniden eski muhalefet yöntemine sarıldı.
Bu arada söz konusu uygulamaların sahiplerini kutlamak isterim. Artık sadece bir içki olan şarabı yeniden yobazlığa irticaya karşı muhalefetin bir simgesi haline getirdikleri şarap içerek muha | | | | | |