 |
 |
| Sinema ve Politika |
En belirgin örneği Midnight Express olan kimi filmlerin Türkiye'ye karşı politik amaçlar güttüğü söylenir. Manchewski'nin gündemdeki filmi Toz ve Egoyan'ın Cannes'da gösterilen Ararat'ı da bu potaya girecek gibi görünüyor. Sadece ülkelere değil, bir ülke içineki oluşumlara da tavır alan yapımlar dünyanın dört bir yanında çekilmiş ve halen de çekilmekte. Sinema eserlerinin politik özellikleri hakkında neler düşünüyorsunuz? Dünya sinemasındaki Türk imajı da dahil olmak üzere, perdeye yansıyan politik tercihlerle ilgili her türlü görüşünüzü bu forumda diğer kullanıcılarla paylaşabilirsiniz...
|
|
| 9110 kez okunmuş / 236 cevap yazılmış > Son cevap 05.03.2008, 12:04 |
|
|
|
milşin
| 15.08.2007, 11:32 |
|
Bekir Coşkun
benim ’cumhurbaşkanım’ olmayacak...
Gördüğünüz gibi AKP merkeze oturmuş falan değil.
AKP; laik cumhuriyetle ve Atatürk devrimleriyle hesaplaşması olan, din merkezli bir partidir.
O "AKP merkez sağ parti oldu" iddiası ise, sadece bir kandırmacanın ve körlüğün gizlenmesiydi.
İşte en yakın kanıt:
Türban için Türkiye Cumhuriyeti’ni Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne veren Abdullah Gül cumhurbaşkanıdır.
Daha kanıt ne istersiniz?..
*
Artık türban devletin başındadır...
Devletin temsil edildiği birinci sıradaki kamusal alana tesettürün adım atmasıyla; AİHm’nin, bizim Anayasa Mahkemesi’nin, Yargıtay’ın, Danıştay’ın ve evrensel hukukun tüm "Laik yönetimlerde dini simge olmaz" kararları çöpe atılmaktadır.
Bizim 235 türbanlı eşe sahip TBMm tarafından...
Bundan böyle tesettürü tapu dairelerinde, nüfusta, bankalarda, karakollarda, belediyelerde, okullarda, üniversitelerde nasıl yasaklarsınız?
*
Ve artık kimse "laik devlet"ten söz edemez.
Dincilerin, bu ülkeye el koyma ve karşı devrimi gerçekleştirme planları aksamadan tıkır tıkır yürüyor.
"Siyasi İslam" bir adım daha attı.
Devleti tesettür temsil edecek.
Bir anda Türkiye’nin fotoğrafı size "Atatürk Türkiyesi"ni değil, "Ilımlı İslam Türkiyesi"ni anlatacak.
Ve ordularımızın "başkumandanı" Abdullah Gül’dür.
Bundan böyle bir gecede çıkartılacak ve Çankaya’da yirmi dakikada imzalanacak yasalarla, neler olacak göreceksiniz.
*
Doğrusunu isterseniz "Göbeğini kaşıyan adam"ın zaferidir bu.
Taa genel seçimlerde kararı o verdi.
Çocukları için aydınlık Türkiye isteyenler meydanlara dökülürken, o uzakta bıyık altından güldü, göbeğini kaşıdı ve dinci devletin yolunu açtı...
Abdullah Gül tam ona göredir.
Zaten onun cumhurbaşkanı olacaktır.
Benim değil. |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
;;öglena;;
| 16.08.2007, 01:34 |
|
‘…Bundan böyle tesettürü tapu dairelerinde, nüfusta, bankalarda, karakollarda, belediyelerde, okullarda, üniversitelerde nasıl yasaklarsınız?...’ :))) Ne diyebilirim ki! Berkir Coşkun’dan hiç haz etmem. Şu yazısı, şu nefret kokan (kusan) cümleleri, saygısızlığı, terbiyesizliği, tahammülsüzlüğü… Bir kere daha haksız çıkarmadı beni bu kararımda. Teşekkürler Bekir Coşkun, bir kere daha beni yanıltmadığın için… ‘…Doğrusunu isterseniz "Göbeğini kaşıyan adam"ın zaferidir bu...’ Sen ve senin gibi kendiniz bilmez insan müsfetteleri oldukça bu tarz zaferler maalesef ki kazanılmaya devam edecektir. Ve gene sen, eline kutsal kalemi alıp gazeteci sıfatıyla beyaz sayfaları kirletecek ve halkı hunharca ezecek ezeceksin, elinden başka bir şey gelmiyor çünkü değil mi Bekircim?? Ah Bekirim, Coşkunum, aydınım ah…! Ne zaman defedebileceksin sen, ben ve benim gibileri bilmem ki bu ülkeden? Ne zaman herkes cimbomlu olacak hı?? Ne zaman??
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
milşin
| 17.08.2007, 15:02 |
|
fethullah gülenden...
“Adliye’de, Mülkiye’de mevcut olanlar mevcudiyetlerini korumazlarsa, arkadan gelenlerin mevcudiyetini koruyamayız. Bir taraftan o kanun ve kuralları, diğer taraftan da kanun ve kural adamı olma imajını kullanmalıyız. Yani sizi gören, ‘Bunlar kurallara harfiyen riayet ediyorlar’ demeli.”
***
“Taa ilerilere gitmeli, can damarları içinde dolaşmalıyız. Cepheleri öğrenmeleri lazım arkadaşlarımızın. Hukuk sistemini didik didik etmeliler. Sistemin püf noktalarını bilmeleri lazım. Biz de çalışıp onları istifade edecekleri mevkilere getirmeliyiz.”
***
“Dikkatli olmalıyız. Erken harekete geçersek, tepemize binerler. Durmadan hazırlanmalıyız. Zamanı gelince, uygun boşluk bulunca maratona geçeriz. Devlet memuru arkadaşlarımız kahramanlık yapamazlar. Erken vuruş yaparlarsa dünya başlarını ezer. Bütün anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephenize çekeceğiniz ana kadar her adım erken sayılır.”
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
milşin
| 17.08.2007, 15:31 |
|
fethullah gülenden bir kaç inci daha arkadaşlar ancak bunlar kuraklık ile ilgili...
Toplumu muhasebeye çağıran Gülen, kuraklığa karşı yol haritasını çizdi: Fethullah Gülen kuraklığı küresel ısınmaya bağlayanlara karşı çıktı.
Gülen'e göre insanoğlunun inanç tashihine ihtiyacı var. Herkesi günahlarından arınma adına samimi şekilde tevbe etmeye çağırdı.
Gülen, yağmur duasının ihlaslı, içten ve gösterişten uzak yapılmasının önemli olduğunu söyledi.
Toplumu muhasebeye çağıran Gülen, kuraklığa karşı yol haritasını şöyle çizdi: 1- Kaç tane mümin, yüreği hoplayarak "çoluk çocuğumuzu, hayvanlarımızı da yanımıza alalım.. bir hafta sürekli, güneş doğarken çıkıp yağmur duasında bulunalım" dedi? Kaç tane insan bu mevzuda müftülükleri zorladı?
2- Bugün dünyanın pek çok bölgesinde (buna İslam ülkeleri de dahil) İmam Gazali Hazretleri'nin İhya'sında mühlikat (helake sebep olan günahlar) faslı içinde ele aldığı mesavinin bütünü işleniyor.
3- Bence meseleyi gö*ürüp de eriyen buzullara, küresel ısınmaya fatura etmemeli. Evvela fatura edilecek bizler varız, maalesef gaflet içindeyiz. Bin türlü günah işleniyor; ama biz tevbe etmeyi düşünmüyoruz.
4- Bir itikad tashihine ihtiyacımız var. Allah'a inananların Allah'a doğru dürüst inanması lazım. Hele gelin Allah'a bir miktar inanalım, yeniden inanalım. Şu şeklî, sûrî babadan görme, babadan alma inancımızı bir daha gözden geçirelim.
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
;;öglena;;
| 18.08.2007, 23:27 |
|
Yasin Hatiboğlu “Çünkü, o makam bütün Türkiye’nin dünyaya temsil edildiği bir makamdır... Bu şekilde siyasallaştırılmış bir görüntüyle çok yanlış olur…” -Em. Paşa H.Özkök- Hatırlanacağı üzere, 22. Dönem Milletvekilleri 11.Cumhurbaşkanı’nı süresi içerisinde seçemedi. Bundan dolayı da Anayasa buyruğu gereği, TBmM, derhal kendini yenileme, yani “hemen genel seçim” genel seçime gitti. 22 Temmuz seçimleri işte böyle bir beceri ve başarı yoksunluğunun neticesidir. 22 Temmuz seçimleri, bilindiği üzere “TBmM’ni derhal yenileme” seçimleri idi. Ne var ki, seçim öncesi, seçim ortası, seçim sonrası tüm günlere damgasını vuran “Cumhurbaşkanlığı Seçimi” olmuştur. Bu süreç içerisinde neler tartışılmadı ki!?... İncir çekirdeğini bile doldurmaya kifâyetsiz ne lakırdılar edilmedi ki!?... Elbet de “sadra şifa” sözler de söylendi. Prof. Dr. Necmeddin Erbakan Hocanın, televizyon, meydan ve salon toplantılarındaki sözleri “sadra şifa” sözlerdi, ne yazık ki yeterince değerlendirilemedi. Diğer yandan, “Herkesin bir anha sı var, minhâ sı var…” fehvâsınca, herkes kendi hesabını dillendirdi; “ve illâ başörtüsü…” Bir süreden beri sessiz kalan eski Gnl. Kur. Bşk. Hilmi Özkök de, inanç değerleriyle ilgili konuya yeniden müdahil oldu. Hatırlanacağı üzere, Özkök Paşa –ki o günlerde nedendir bilinmez- kimi çevrelerce ‘en demokrat paşa’ olarak takdim ediliyordu. Tam da bu takdimin arkasından Paşa, demokrasiye-hukuka, Milletin temel değerlerine… bakışını ve onların değerlendirilmelerine dâir “özde” ki kabulünü, mütedeyyin insanların hassasiyetlerini hiç de kale almaksızın ifade etmekte bir beis görmemişti. Fazla gerilerde değil, bundan iki sene kadar önceydi, hiç de üzerine vazife olmayan bir hususta beyanda bulunmuş, başında bulunduğu kuruma toplumsal bakışı -bize göre- olumsuz etkilemişti. Hem gereksiz, hem isâbetsiz, hem de mütedeyyin çevreleri – ki bu çevreler asker ocağını ‘peygamber ocağı’ sayacak kadar o ocağa muhabbeti olan çevrelerdir- rencide etmiştir. Emk. Paşaya göre: “Türkiye bir İslâm ülkesi değildir.” Paşa hazretleri, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti, İslâm Devleti değildir” deseydi; Anayasa’ya göre doğru bir tespit yapmış olurdu; çünkü Anayasa ve yasalara göre devlet “Laik”tir. Tabii ne kadar “laik” ise!?.. Paşa acabâ, “ülke” ile “devlet” kavramlarını birbirine katmış-karıştırmış olabilir mi?.. Bize göre imkânsız… Pekiyi ama o zaman neden?... Gâlibâ, “Dam başınd@ s@ks@ğ@n, vur beline kazmayı...” Ya da, Anadolu’da sık kullanılan bir deyimle: “ Desinler ki Hıdır’ın hançeri var…” Yânî “bir söz de bizden” demek istemiştir herhalde… Amma, olmaz ki!... En hassas birimin, en tepe noktasındaki birinin “bir de ben söylemiş olayım” mantığıyla davranması makul karşılanabilir mi?... Şimdi düşünelim, bizler “doğuştan asker bir Milletiz” ve bu niteliğimiz ölüme kadar da devam edeceğine göre ben ve benim değerlerimi taşıyan ve onlara inanan binlercemiz kendimizi paşanın efrâdı sayıp “baş üstüne emrin olur paşam!...” mı diyeceğiz; yoksa, söylenenlere gerçeklerin aydınlığında bakarak, “paşa, paşa… ben ve benim gibi inanan milyonlarca insan Müslümandır ve bu ülke de, Müslümanların kanlarıyla kayda bağlanmış bir İslâm ülkesidir!..” mi diyeceğiz!?.. Paşanın söylediği söz o günlerde çok tartışıldı. Bir örnek: “Esefle, şaşkınlıkla, üzülerek Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün ‘Türkiye bir İslâm ülkesi değildir’ tezi üzerine yazılan çizilenleri okuyorum. Türk aydınının ‘ne zavallı, ne üretimsiz, ne hazırlopçu, ne hazır olcu, ne jakoben, ne özgürlük düşmanı’ olduğunu görüyorum. Genelkurmay Başkanı …Fikrini elbette söyleyebilir ama kendi uzmanlık sahasının dışında söyledikleri için eleştirilmeye de hazır olmalıdır. Ama konu netameli; Hilmi Özkök, türbanın Köşke çıkmasına karşı... Dolayısıyla Abdullah Gül’ün adaylığına da itirazı var…”. Hilmi Özkök’ten yana tavır almak işin kolay kısmı, kimse bu konuda bir şey söylemez ancak fikirlerine karşı çıktığınız zaman o kadar hassas bir düzlemde yolculuk yapıyorsunuz ki, mayınlara basmamak için şansınızın yaver gitmesinden başka seçeneğiniz yok... Çünkü bu tür tartışmalarda kimilerine göre ‘vatanseverliğiniz ölçümleniyor’. Kayıtsız şartsız askerin her söylediğine destek olmak, vatanseverliğin bir numaralı şartıymış gibi...” (Star G.S.Kamber) “Cumhurbaşkanı Adayı” olarak belirlenen zât tartışılırken, Özkök Paşa, “kel alaka” bir yöntemle beyanda bulundu. Fatih Çekirge’nin tespitlerine göre, “Özkök Paşa neden Köşk’te türbana karşı olduğunu da şu sözlerle ortaya koyuyor: ‘Çünkü, o makam bütün Türkiye’nin dünyaya temsil edildiği bir makamdır... Bu şekilde siyasallaştırılmış bir görüntüyle çok yanlış olur... Bu nedenle uzlaşmanın önemi var…’ ‘Bizim kimsenin başörtüsüyle bir sorunumuz olamaz. Ama onun siyasallaştırılmış halinin devletle bu şekilde ilişkilendirilmesi hatalı olur. Uygun olmaz. Doğru olmaz’ diyen Özkök Paşa bir de uyarıda bulunuyor; ‘Görevde olduğum dönemde treni devirmeden g.türmeye çalıştık. Kavganın, gerilimin kimseye faydası yoktur... Bu yüzden uzlaşma önemlidir. Çünkü hepimiz aynı trendeyiz…’” “Siyasallaştırılmış Baş Örtüsü” ne demekse? Ya da“siyasallaştırılmamışı” nasılsa?.. Paşa, Paşa!… kimse angıt değil; sizin gibi düşünenlerin dertlerinin “örtü” olmadığını, asıl meselenin “yetki paylaşımı talebi”nden kaynaklandığını aklı başında herkes biliyor… Ve herkes biliyor ki, kavgaya sebep sayılan “pancar tarlasındaki” işçinin örtüsü değil; “Hukukun”, ya da “Mülkiye’nin” önündeki baş örtüsü… Emekçiye itiraz yok, itiraz yetkiye ve yetkiliye… Paşa hazretleri, şu, “tren devrilmesi” de ne demek oluyor?... Zât-ı âlînizin uzun yıllar “garnizonlar” la ilgisi olduğu biliniyor da, “trenle-garla” ilginizi ben bilmiyorum. Muradınızı biraz açar mısınız?... Her ne ise, madem öyle irade buyurmuşsunuz; emrin olur paşa hazretleri!...Hatta, yalnız “kamusal alan” da değil; “kamulaştırılmış her alanda” başörtüsü yasaklanmalıdır(!).. “Başörtüsüne yasak” yetmez; “cepken-yelek” de yasaklanmalı… Başka nasıl hoşnut edebiliriz ki!?...
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
milşin
| 13.09.2007, 00:02 |
|
birkaç aydır türkiyenin geleceğini etkileyecek bir çok gelişme oldu çoğunu büyük bir üzüntüyle seyrettim. ama elden birşey gelmedi normal olağan yaşantımıza mecburi devam ettik olanları sineye çektik taki bugüne kadar tuncay özkan ve arkadaşları önderliğinde yeni bir sivil toplum platformu oluşturuluyor böylece sorunlara hep beraber çözüm arayışında olacağız inanın çok mutlu oldum 22 temmuzdan beri inanın eskisi gibi değildim moral bozukluğu %47 yi anlama çabaları... ama şimdi ilk defa iyiyim mutluyum ve umutluyum tekrar umutluyum ...
ilk yapacağımız anayasa taslağına uyarılarda bulunmak olacak...herkes yeni anayasa taslağındaki laiklik kavramındn egemenlik anlayışından bahsediyor ancak kimse eski anayasanın 4. maddesinin çıkarıldığından bahsetmiyor. anayasamızın ilk 4 maddesi şöyle;
Madde 1. – Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir. II. Cumhuriyetin nitelikleri Madde 2. – Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir. II. Devletin bütünlüğü, resmî dili, bayrağı, millî marşı ve başkenti Madde 3. – Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî marşı “İstiklal Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır. IV. Değiştirilemeyecek hükümler Madde 4. – Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.
Yeni yapılan taslakta 4. madde yer almıyor bu bile başlı başına büyük bir olay ama henüz kimseden ses yok neyse tartışırız…
www.bizkackisiyiz.com site budur isteyen üye olabilir ...
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
;;öglena;;
| 02.12.2007, 03:44 |
|
Ses yok… Neler olmadı ki foruma uğra(ya)madığımız günlerde. Ama aklımda bir iki tanesi daha ön planda. İzninizle onlara şöyle bir dokunup geçmek isterim. Gencecik askerlerimizi toprağa verdik. Arkalarından gözyaşı döktük. Kenetlendik birbirimize. Hatırladık vatanı, vatandaşlığı, sevgiyi saygıyı dayanışmayı, düşen yaşlar adeta ip oldu bağladı bizi birbirimize. Daha kaç genç şehit olacak daha kaç defa ağlayacağız dedik. Gazeteler yazdı çizdi maksat bir iki gün bayrak astırtmaktı balkonlara ardından da unutturttmaktı. Kanmadık… Belki de ilk defa kanmadık. 8 askerimiz esir alınmıştı. Neden siz de şehit düşmediniz diye suçladık onları. Bilmeden etmeden konuşmalar gırla gitti. Yine yazıldı çizildi yine bilmiş bilmiş '...ama sevinemiyoruz...' denildi. Suratına tükürmek istedik bilumum insanın da tüküremedik… Uğramaya çalışacağım bu başlığa bunlar bir an için içimden dökülenler. Gönül isterdi ki uzun uzun yazmaya devam edeyim. Ancak ne zaman ne de mekân müsaittir buna. Buralarda dolanan, bir zamanlar bir şeyler paylaştığımız, aynı fikirlerde olmasak da insanlık paydasında buluştuğumuz-buluşabildiğimiz- arkadaşlar vardı. Onlar da bir selam çaksınlar arada, gönül bunu da ister en azından yalnız olmadığımızı biliriz en azından hala insanlık paydasında buluşabileceğimiz insanların olduğunu bilir bundan güç alırız. Eyv…
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
;;öglena;;
| 10.12.2007, 22:52 |
|
Türkiye'nin geleceğini değiştirecek çok önemli projelerde görev alan bilim adamlarını, peş peşe gelen her biri diğerinden şüpheli olaylarda kaybettik. 1-Tarih: 14 Temmuz 2004 YER: Çanakkale-Gelibolu Olay: Tubitak'ta görevli 3 bilim adamı, traktörle çarpışan mibibüste can verdi. Minibüs, karanlıkta ışıklarını yakmadan giden saman yüklü traktöre arkadan çarptıktan sonra, savruldu ve karşı şeritte son sürat gelen bir mercedes ile çarpıştı. Hurdaya dönen araçtan Ercan Kuruoğlu (31), Mustafa Aktekin (54) ve Yücel Kenter'in (32) parçalanmış cesedi çıkarıldı. Kripto cihazını denediler TubitaK'ta 'güvenlik konusunda stratejik araştırma' yapan bu üç isim, Ulusal Elektronik ve Kriptoloji Araştırma Enstitüsü'nde geliştirilen bir askeri cihazın, Çanakkale'de yapılan denemesinden dönüyordu. Cihaz, gizli bilgilerin güvenli şekilde korunması için geliştirilmişti. 2-Tarih: 2006 - 2007 YER: Ankara Olay: Aselsan'da görevli 3 genç mühendis esrarengiz şekilde canlarına kıydı. Makina Mühendisi Hüseyin Başbilen (30), 7 Ağustos 2006'da Pursaklar yolunda aracının içinde bileği ve boğazı kesilmiş, Elektrik Mühendisi Ünsem Ünal (30), 17 Ocak 2007'de Eymür Gölü kıyısında başından vurulmuş halde ölü bulundu. Dost düşman ayrılacaktı Elektirik Mühendisi Evrim Yançeken (26), Batıkent'teki oturduğu binanın 6. katından atladı. Aselsan'da, savaş uçaklarının dost-düşman ayrımını yapan sisteminin millileştirilmesi üzerinde çalışan 3 mühendisin ölümü kayda intihar olarak geçti. 3-Tarih: 30 Kasım 2007 YER: Isparta-Keçiborlu Olay: Boğaziçi ve Doğuş üniversitelerinden 6 bilim adamı, düşen uçakta öldü. AtlasjeT'in Türbetepe'ye kuyruğunu çarparak parçalanan uçağındaki 57 kişi arasındaki Boğaziçi Üniversitesi'nden Prof. Engin Arık, Doğuş Üniversitesi'nden Prof. Şenel Boyda ve Doç. İskender Hikmet ile 3 genç asistanları dikkat çekiciydi. Petrole alternatif enerji Hepsi fizikçiydi, Prof. Arık, nükleer enerjinin temelini oluşturan parçacık fiziği konusunda dünya çapında bir isimdi. Ve en önemlisi Türkiye'de bol bulunan toryumu, petrole alternatif enerji kayanağı olarak gösteriyordu. 3 Olay, 3 Sır! Isparta uçağına binen bilimadamlarının ölümü akıllara Aselsan'daki 3 mühendisin sır intiharlarını ve TÜBİTAK'ta stratejik çalışmalar yapan kişilerin ölümlü kazasını getirdi Isparta'da düşen Atlasjet uçağıyla ilgili ilk resmi raporda hemen her şeyin normal çıkması, farklı senaryoları yeniden kamuoyu gündemine taşıdı. 57 kişinin hayatını kaybettiği kazayla ilgili tek sorunun 'rotadan sapma' olduğu belirtildi. İçinde çok önemli projelerde görev yapan bilim adamlarının bulunduğu uçağın sır dolu düşüşü, akla daha önce yine stratejik projelerde çalışan mühendis ve uzmanların ölümünü hatırlattı. Her biri önemli projelerde görev yapan Aselsan ve Tubitak'taki bilim insanları da kayıtlarda 'kaza' ve 'intihar' olarak yer alan çeşitli olaylarla aramızdan ayrılmış; ardında cevapsız sorular kalmıştı. Aynı sorular, uçak kazasıyla ilgili ilk resmi raporun ardından bugün yine soruluyor: Stratejik çalışmalar İlk olay 14 Temmuz 2004'te yaşandı. Gelibolu yakınlarında yaşanan bir kazada, Yücel Kenter (32) ve Ercan Kuruoğlu (31) hayatını kaybetti. Ağır yaralı Mustafa Aktekin (54) ise hastanede yaşamını yitirdi. Görünürde, hemen her gün görülen trafik kazalarından biri olarak olay kayıtlara geçti. Ancak, hayatını kaybedenlerin kimlikleri ortaya çıktığında binbir türlü senaryolar tartışıldı. Zira ölenlerden, Devlet eski Bakanı Ramazan Mirzaoğlu'nun damadı Ercan Kuruoğlu ile Mustafa Aktekin, 'ulusal güvenlikle ilgili stratejik çalışmalar yapan' iki isimdi. Yüzbaşı Kenter de, Tubitak'ın, Kara Kuvvetleri ile ortak yürüttüğü bir projede görevliydi. Üç isim, TubitaK Ulusal Elektronik ve Kriptoloji Araştırma Enstitüsü'nde geliştirilen askeri bir cihazı denemek için Çanakkale'ye gitmişler ve dönüyorlardı. Cihaz, gizlilik dereceli bilgilerin korunması konusunda üretilmişti. İntiharlar zinciri Aselsan'da da 3 sır intihar yaşandı. İlki 7 Ağustos 2006 günü meydana geldi. ODTü mezunu Makina Mühendisi Hüseyin Başbilen (30), Pursaklar yolunda otomobilinde bileği ve boğazı kesilmiş halde ölü bulundu. Başbilen'in 'Elveda' başlıklı mektup bırakarak intihar ettiği öne sürüldü. İkinci isim, yine ODTü mezunu olan ve Aselsan'da bir süre çalıştıktan sonra görevinden ayrılan ve Miteks adlı savunma şirketinde görev yapan Elektrik Mühendisi Ünsem Ünal'dı (30). 17 Ocak 2007 günü Ünal, Eymür Gölü kenarında ölü bulundu. Kafasından tek kurşun almıştı. Olay, intihar olarak kayıtlara geçti. Üçüncü olay ise, 26 Ocak 2007 günü Batıkent'te oturduğu binanın 6. katından atladığı belirtilen yine ODTÜ mezunu Elektrik Mühendisi Evrim Yançeken'di (26). Aselsan'da görev yapan Yançeken'in psikolojik sorunları olduğu ve intihar mektubu yazdığı belirtildi. Ve son olay... 30 Kasım günü Atlasjet'in uçağı düştü. Uçakta ölen bilim adamları, yine farklı senaryoları gündeme getirdi. Bir yanda incelemeler sonucu ortaya çıkan resmi belgeler, diğer yanda bitmek bilmeyen iddialar. Kamuoyu, olaylar hakkında inceleme ve davaların sonucunu bekliyor.
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
;;öglena;;
| 10.12.2007, 23:05 |
|
*** Namık Kemal Üniversitesi Vatan Şairi Namık Kemal'i anma programı düzenledi. Ancak program medyaya bir anma programından çok bir parti gibi yansıdı. Program boyunca öğrencilerin ellerinde bira içerek göbek atması kamuoyunun büyük tepkisini çekti. Konuyla ilgili görüştüğümüz Rektör Prof. Dr. Nizamettin Şenköylü, bir taraftan medyada çıkan haberlere sitem ederken, diğer taraftan, bir bardak biranın Namık Kemal'in hatırasına saygısızlık olmayacağını savundu. Yapılan haberlerle programın saptırıldığını söyleyen Şenköylü, "Ben kanuni yollara başvurdum, üniversitenin onurunu, rektör olarak onurumu korumak için her türlü yasal hakkımı kullanacağım." dedi. Ne diyelim; ölüye saygı, saygısızlık ya da korkunç bir kavram karmaşası… ya da ben hiç girmeyeyim bu konuya *** Viyana'nın Karlsplatz semtinde Teknik Üniversite bahçesindeki heykel sergisinde, heykeltıraş Olaf Metzel'in "Turkish Delight" (Türk Lokumu) adlı, başörtülü, ancak bütün vücudu çıplak bir Türk Müslüman kadını tasvir eden heykeli, ülkedeki Türk sivil toplum kuruluşlarının büyük tepkisini çekti. Heykeltıraş Metzel'in başı örtülü, ancak diğer bütün bedeni açık Tük kadınını temsil ettiği öne sürülen çalışması büyük tepki çekti. Viyana Teknik Üniversitesi'nin Türk öğrencileri, heykelin kaldırılmasını isterken, Avusturya Türk Federasyonu Başkan Yardımcısı Feyzullah Andak, "Bu çirkin heykelin ne amaca hizmet ettiğini bilmiyoruz. Ama hoş bir şey olmadığını biliyoruz. Bizi de üzdüğü bir gerçektir. Avusturyalı yetkili makamlardan heykelin bir an önce kaldırılmasını talep ediyoruz" dedi. ‘Ben sana sanatçı olamazsın demedim yavrum adam olamazsın dedim’ meselesi. İnsan olmak ayrı bir şey tabi…
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
;;öglena;;
| 10.12.2007, 23:10 |
|
Ve son olarak geçtiğimiz haftanın bombası başörtü anketi. Anketin kendisi bizzat komikti ancak akabinde yazılanlar çizilenler konuşulanlar daha bir komik. Bir yazıya denk geldim; aynı dertten muzdarip bir insan evladının çiziktirmesiydi. Buyurun okuyun…
Mustafa Kurdaş “Dev Araştırma” “Yılın gazetecilik olayı” Günlerce Televizyon reklamlarında, gazete manşetlerinde böyle duyuruldu. Milliyet’in yayınladığı “Din-Laiklik ve Türban” konulu araştırmadan bahsediyoruz. Peki bu “Dev anketin!” en komik bölümü hangisiydi? Herkesin gözünden kaçtı. Biz söyleyelim; “Dindar Kadınların İbadet Alışkanlıkları”yla ilgili bölümdü. Orada şöyle bir soru var: “Hangi sıklıkla Cuma namazı kılarsınız?” Cevaplar çok daha komik: Çünkü bu araştırmanın sonuçlarına göre; Başörtülülerin yüzde 65’i, Türbanlıların yüzde 71.1’i, Çarşaf ve peçelilerin ise yüzde 73’ü Cuma namazlarını kaçırmıyor! En temel bilgidir. İlkokulda öğretilir;“Cuma namazı evde kılınmaz. Camide kılınmak zorundadır.” Bu sonuca göre; her Cuma, camilerimizin, başörtülü, türbanlı, peçeli, çarşaflı kadınlarla dolması gerekiyor. Peki içinizde hiç böyle bir Cuma namazına denk gelen oldu mu? Allah kabul etsin biz 40 yıldır kılıyoruz hiç denk gelmedik! Gelemezsiniz Çünkü; “Cuma namazı kadınlara değil sadece erkeklere farzdır” Ama sözde bu “Dev araştırmayı!” yapanlar bu en basit temel bilgiden bile yoksun. Bu çok bilimsel(!) araştırmayı yapanlar hayatlarında bir kez olsun “Cuma namazına” gitmiş olsalardı burada çok komik bir tuhaflığın olduğunu fark ederlerdi. Tarhan Bey’in yeni araştırmalarını bekliyoruz. Şevki kırılmasın. Ama biraz daha ciddiyet lütfen.
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
milşin
| 15.12.2007, 11:50 |
|
Can Dündar
Kesif bir umutsuzluk bulutu çöktü, ülkenin duyarlı insanlarının üzerine... Hangi sofraya otursanız, hangi toplantıya katılsanız, sanki bir bozgun karargâhındasınız: Son düşen kalelerin haberleri geliyor cepheden birer birer: Yargı da gitti. Medya da gitti. Türk-İş de gitti. YÖK de gitti. Her haber, manşet manşet karartıyor gözlerdeki yılgınlık bulutunu... Dokunsanız nimet değil, hezimet yağacak. Havada ağır bir teslimiyet kokusu var. *** ODTÜ'de Erdal İnönü'yü andık önceki gün... Herkes onunla ilgili güzelim hatıralar anlattı. Kardeşi Özden Toker'in bir anısı, salonu güldürdü: Erdal Bey, sözlükte "merak" kelimesinin karşılığına bakmış. Okuduğuna inanamamış: "Üstüne vazife olmayan işlere karışmak..." "Merak"ın böyle küçümsendiği bir "Herkes işine baksın" toplumu burası... Üstüne vazife olmayan işlere karışanların yadırgandığı, hatta yargılandığı bir coğrafya... Erdal Bey, hep "Merak edin" dermiş öğrencilerine... Sonradan karşılaştıklarına da "Ne keşfettin?" diye sorarmış. "Batı'dan 300 sene geri kalmamızı, merak eksikliğine bağlardı" dedi Özden Toker... Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Mehmet Tomak da Erdal Bey'in bu "300 senelik fark"a değindiği bir konuşmasını hatırlattı. Şubatta İstanbul Kültür Üniversitesi'nden "onursal doktor" unvanı alırken şunları söylemiş: "800 yıl önce, 1100-1200'lerde Batı Avrupalılar İslam bilginlerinin kitaplarını tercüme edince görüyorlar ki, Doğu'da, o zaman İslam âlemi denilen bölgede bilim daha ileride... Sonra değişmiş bu durum... Bunu öğrenince kendi kendime dedim ki; "Yine değişir!" "Bunun için yapılacak şey, bugünkü duruma bakmadan, 300 yıllık gecikmenin bize bıraktığı geri durumu düşünmeden, umutla bir şeyler yapmaya çalışmaktır." *** Başa dönersek: AKP, ikinci döneminde kadrolaşma atağına hız verdi. Neredeyse her iki seçmenden birinin oyunu almış olmanın şişinmesiyle, Cumhurbaşkanlığı'ndaki freni bertaraf etmenin güveniyle ve "Ben yaptım, oldu" cüretiyle gidiyor. Yargıda, medyada, dış politikada tehlikeli oyunlar oynuyor. Karşısında etkili bir muhalefet olmamasının keyfini sürüyor. Ama hem zaferle başı dönen AKP'nin, hem ümitsizce sinen muhaliflerinin unuttuğu bir gerçek var: Türkiye seçmeni 1991'den beri, "yüzer-gezer" hale geldi. 2002 seçiminde, daha önce oy verdiği partiyi değiştirenlerin oranı yüzde 44'ü buldu. Yani seçmenin neredeyse yarısı, artık parti sadakatiyle oy vermiyor; o gün çıkarı kimden yanaysa, konjonktürel rüzgâr kimin yelkenini şişiriyorsa, ona veriyor. İş, o rüzgârı değiştirebilmektir. "Nereye gidiyoruz?" diye panikleyip dövünmek yerine silkinip halkın karşısına güçlü bir iktidar alternatifi koyabilmektir. "Bugünkü duruma bakmadan umutla bir şeyler yapmaya çalışabilmektir." Silkiniş çarelerini "merak" edebilmek, üstümüze vazife olmayan işlere karışabilmektir. Bunu yaparsak? Erdal İnönü'nün dediği gibi: Yine değişir.
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
;;öglena;;
| 16.12.2007, 00:12 |
|
...güzel günler güzel günler hey güzel günler... Umutları tazeleyen bir yazı olmuş Dündar'ın yazısı... Hoş geldin milşin :) İhsan Can’ın kaleminden Hepiniz okumuşsunuzdur… Ama okumayanlar için özetleyeyim: Milli gururumuz, sanat elçimiz Fazıl Say Almanya'da yayımlanan Süddeutsche Zeitung gazetesine, "Türkiye rüyalarımız kısmen öldü. Tüm bakan eşleri türban takıyor. Azınlıkta kaldık. İleride Türkiye'den ayrılabilirim" diye konuşmuş. Fazıl Say’ın babası Ahmet Say da oğluna bir çağrıda bulunarak “Oğlum kal gitme bu ülkeden, dincilerle savaşmaya devam et” demiş. Çankaya’dan oğluna gönderilen davetiyenin ellerine ulaşmadığından yakınan baba, Çankaya köşkünün böyle önemli bir piyaniste gönderdiği davetiyenin ulaşıp ulaşmadığının telefonla teyidini alması gerektiğini de vurgulamış. Tabi medyamız boş durur mu? Yeniden mahalle baskısı geyiğini çevirmeye başlamışlar. Ben artık halkın parası ile halka tepeden bakan yazar, çizer, müzisyen, oyuncu, sivil ve askeri bürokrat takımından çok sıkıldım. Fazıl Say’ın aslında bir yere gideceği yok. Reklamını yapıyor ve gündeme gelmeye çalışıyor. Biliyor ki böyle bir açıklamaya balıklama atlayacak, onun için “Lütfen Gitme Fazıl Say” yazıları yazacak yüzlerce yazar var. Fazıl Say aslında Süddeutsche Zeitung gazetesine yaptığı kısa açıklama da öylesine çok şey söylüyor ki…. Türkiye’nin hızla kabuk değiştirdiğinin, başdöndürücü demokratik gelişmeler olduğunun, jakoben aydınların etkisinin giderek azaldığının farkında bile değil … Halkın % 47’sinin Ak Parti’ye oy vermiş olmasının onun için hiçbir değeri yok… Ya da Türkiye’de yaşayan kadınların %69’unun başörtüsü takıyor olması onun için hiçbir anlam ifade etmiyor. Çünkü halka inanmıyor. Türkiye gerçeğinden öylesine kopmuş ki, bu ülkeyi, Teşvikiye’deki evinin penceresinden görünen kısmı ile sınırlı zannediyor. Herkez çok şey yazmış çizmiş ama en güzel açıklamayı AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat yapmış: "İstedikleri ülkede yaşayabilirler. Gidene saygı duyarız. Çok üzüntü yaşayacağımızı düşünmüyorum. Türkiye'de bütün vatandaşlar eşitir. Bir Fazıl Say beş Türk vatandaşı demek değildir. Türbanlı olanla olmayan arasında fark yoktur." Fazıl Say’a çağrıda bulunuyorum İstediğin ülkeye gidebilirsin kardeşim. Demokrasiyi içine sindirememiş, halka tepeden bakan, insanların kutsal değerlerine saygısı olmayan bir sanatçının bu ülkeyi terk etmes! K!mse için kayıp değildir. İnsanlık tarihi boyunca milyarlarca insan yerinin doldurulamayacağını düşünüyordu. Ancak hepsi yanıldı. Sende yanılıyorsun… Bazı köşe yazarları senin bu sivri çıkışını sanatçı duygusallığına bağlamış. Bu ülkede başörtülü kızlar 10 yıldır ikinci sınıf insan muamelesi görürken, istikballeri karartılırken, gözyaşları içerisinde üniversite kapılarından çevrilirken, ikna odaları kurulurken hiç sesini çıkarmayan sizin gibi sanatçıların duygusal davrandığına asla inanmıyorum. Bu yaptığın eğer reklam değilse en yumuşak bir ifadeyle hazımsızlıktır… Evet Fazıl Say! İstediğin ülkeye gidebilirsin. Hatta yanında eski sevgilin Hande Ataizi’yi de g.türebilirsin. Bu ülke hiçbir şey kaybetmez. Hatta sana bir öneride bulunayım. Sana en uygun ülkelerden biri Cezayir olabilir mesela… Cezayir’de 1991 yılında yapılan seçimlerde FİS ezici bir çoğunlukla iktidara gelmişti. Ancak Fransa destekli çuntæ (sakıncalı kelimeler arasında olduğu için değiştiriyorum harfleri umarım sorun teşkil etmiyordu hangi harfleri kullanacağımı şaşırdım doğrusu!) için ülkede darbe yaparak FİS yöneticilerini tutuklamıştı. Bence orada çok mutlu olursun. Çünkü demokratik ortam sağlanamadığı için dindar insanların iktidara gelme şansı yok. Cumhurbaşkanı’nın eşi de başörtülü değil. Demokratik ortam yok ama olsun… Piyano çalmak için demokrasi olmasına gerek yok nasıl olsa…
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
milşin
| 17.12.2007, 11:50 |
|
Can Dündar
Sansür kararı Erdoğan'ındı
Fazıl Say öfkeli... "Karanlık güçlere teslim olmayacağız" dediği açıklamasında, bu iktidarın kendisine ve müzik sanatına şimdiye kadar dostça davranmadığını söylüyor. Örnek olarak da kendi yazdığı "Metin Altıok ağıtı" adlı oratoryonun, iktidarın ilk kültür bakanınca sansürlendiğini hatırlatıyor. "Bu olayı hiç unutamıyorum" diyor. Onda bu kadar yer eden ve 3.5 yıl sonra patlamasına neden olan olayı kısaca hatırlatmak istiyorum.
'İbret için yakılması...' Bu sansüre tanığım. Çünkü sansürlenen görüntüler, bizim "Sivas belgeseli"ndendi. 2003 Temmuz'uydu. Fazıl, Sivas katliamında yakılarak öldürülen ozan Metin Altıok için bir oratoryo bestelemişti. "Kucağında büyüdüğü" Altıok, babası Ahmet Say'ın yakın arkadaşıydı. Ona yaraşır bir eser hazırlamıştı. İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın düzenlediği gecede kendisine Kültür Bakanlığı'nın Devlet Çoksesli Korosu eşlik edecekti. Böylece devlet de, ağır ihmalinin neden olduğu bu konuda samimi bir adım atmış olacaktı. Fazıl, bu büyük şairin sadece Sivas'la anılmasına üzülüyordu. O yüzden eserini katliam üzerine değil, Altıok üzerine kurmuştu. Sadece konserin sonunda Altıok'un bir şiiriyle Sivas'a atıf yapıyordu: "Heybesinde yılan işaretleri/ baldıran zehri yüzüğünün içinde/ ve yanında kav taşıyan ben/ tekinsizim size göre/ ibret için yakılması gereken..."
Perde karartıldı İşte bu şiir, fonda Sivas yangını ve Altıok'un son görüntüleri eşliğinde yayımlanacaktı. Fazıl'ın isteği üzerine 3 dakikalık o filmi hazırladık. Konser gecesi, seyirci koltuğunda yerlerimizi aldık. Ancak bir türlü başlamıyordu. Bir aksilik olduğu belliydi. Sanatçılar ancak 22.00'de yerlerini alabildiler. "Son şiir" başladığında gecikmenin nedenini anladım: Bizim filmin gösterileceği perde karanlıktı.
'Sansürlediler!' Konser sonrası yayına gittiğimde Fazıl sinirden titriyor, "Sansürlediler" diye çırpınıyordu. Bir ara ekip arkadaşlarıyla toplanıp sahneye çıkmamayı düşünmüş, ancak bir kez daha Altıok'u Sivas'a kurban etmekten çekinmişti. O gece ve ertesi gün, konunun tüm taraflarıyla konuştum; neler yaşandığını birinci elden öğrendim. Perdedeki görüntüler önce İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nı rahatsız etmişti. Bu haber, Kültür Bakanı'na uçurulmuştu. Bakan Erkan Mumcu, "AKP içinde rahatsızlık yaratma ihtimaline rağmen bu zor projeye sahip çıktım. Ama o görüntülerde ısrar ederlerse koroyu çekerim" demişti. Gün boyu telefon trafiği işlemiş, ancak gösteriye saatler kaldığı halde kriz çözümlenememişti. Sonunda konu, Başbakan Erdoğan'a intikal etti. Başbakan da hem Kültür Bakanı'nı hem de İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı yönetimini arayıp son sözünü söyledi: "O film yayımlanmasın!" Yani -o dönem hem İKSV'den, hem Kültür Bakanlığı'ndan doğrulattığım bir bilgiyle söyleyebilirim ki- sansür kararı, aslen Başbakan'a aitti.
Asıl küfür Konsere birkaç saat kala gelen bu dayatma Fazıl Say'ı çıldırtmıştı. Sivas filmi kurban edilmiş; Metin Altıok'a niye ağıt yakıldığı, onun hayata nasıl veda ettiği izleyicilere gösterilememişti. O gün kendisine reva görülen bu dayatmayı hiç hazmedemedi. Hiçbir sanatçı da hazmetmemelidir. Devletin bir sanat projesine destek olması, ona müdahale hakkını vermez. Mumcu, bugün kararını savunurken "Devletin olanaklarıyla devlete küfredilir mi?" diye soruyor. Devlet, bu katliamın sergilenmesini niye kendine küfür sayıyor ki?.. Devletin itibarına asıl gölge düşürenler, olayda ağır ihmali bulunanlardır. Canileri korumak, mağdurları tahrikçilikle suçlamak, bir katliam otelini kebapçı yapmak... asıl bunlar "devlete küfür" sayılmalıdır. Ne zaman Sivas kurbanlarından özür dileyip Madımak'ı müze yapabilirsek, ne zaman yeni bir Madımak yaşanmayacağını garantileyebilirsek, ne zaman sanatçılarımıza özgür bir çalışma ortamı sağlayabilirsek, o zaman Fazıl Say'a "Gitme" deme hakkımız olur.
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
milşin
| 19.12.2007, 13:33 |
|
Mustafa Mutlu
İngiliz kökenli moda merkezi Harvey Nichols, 2006 yılında İngiltere’den sonra Türkiye’de de bir mağaza açtı.
Mağaza, lüks alışveriş merkezi Kanyon’da bulunuyor...
Net 8 bin metrekare kapalı alana sahip. İsterseniz siz buna ‘80 adet 100 metrekarelik daire’ de diyebilirsiniz.
Üç katlı mağaza için 13 milyon dolar harcandı.
300 kişi çalışıyor.
300’den fazla marka ve 150 bin çeşit ürün yer alıyor.
En pahalı ürün 14 bin dolara satılan Bottega Veneta marka çanta.
En ucuz ürün ise 20 dolara çorap.
Günlük cirosu yaklaşık 120 bin dolar.
Birinci katında “klasik şıklığın duayeni” Giorgio Armani, “Holywood yıldızlarının ayaklarında devleşen” ayakkabı markası Salvatore Ferragamo, “deri çantada dünyanın bir numarası” Loewe, “kişisel bakımı bir ritüele dönüştüren” Kuaför Ata bulunuyor... Ayrıca bir de “Juice Bar...”
İkinci katta, “kişiye özel alışveriş hizmeti” veriliyor. Geniş ve rahat oturma grubu, aynalarla kaplı duvarlar, yiyecek-içecek servisi ve emre amade satış elemanları... Chanel, Jo Malone, Lanvin, Pierre Hardy, Camilla Skovgarda gibi markalar da cabası.
Üçüncü katta yine dünyanın en pahalı markaları ve bir de “Gurme Market...”
***
Gelelim bir “reklam yazarı” gibi bu mağazadan söz etmemin nedenine:
Böyle bir mağazayı sırf “rahat alışveriş edebilmek” için kim kapatır?
Dubai Şeyhi... Evet!
Suudi Kralı... Evet!
Dünyanın en zengin adamlarından Bill Gates... Evet...
Peki; Türkiye’den kim kapatabilir?
Belki kapatabilecek başka birileri de vardır ama dün öğrendik ki bugüne kadar bunu yapan tek kişi, Başbakan Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan olmuş...
Emine Hanım her ayın belli günlerinde...
Dikkat edin, “bir kez” değil...
Her ayın belli günlerinde birkaç yakın arkadaşıyla akşam saatlerinde Kanyon’a gelir ve garajdan özel bir asansörle bu mağazaya çıkarmış...
O sırada da mağazaya başka hiçbir müşteri alınmazmış!
Sonra da Hanımefendi’nin canı bazen film seyretmek istermiş... O zaman da mağazadan Kanyon’un konforlu sinema salonlarından birine geçermiş arkadaşlarıyla... Tahmin edebileceğiniz gibi o salon da halka kapatılırmış!
***
Başbakan’ın maaşı aşağı yukarı 12 bin YTL, bu mağazadaki bir çantanın fiyatı bile çok daha pahalı...
Demek ki Başbakan, “Maaşımla geçinmekte sıkıntı çekiyorum” derken, Emine Hanım’ın bu “lüks merakı”nı anlatmaya çalışıyormuş aslında!
Allah’tan çocuklarının düğününde “yakınları” çok takı taktılar da, oğullarını-kızlarını “bursla” okutmak zorunda kalan bu ailenin “hanımefendisi” artık mağaza kapatabilir hale geldi!
***
Dün bu konudan söz ettiğim bazı arkadaşlar, “Ne o, kıskandın mı?” diye sordu.
Hayır kıskanmadım... Böyle “zengin ve güçlü” bir Başbakanımız olduğu için gurur duydum...
Siz de kıskanmayın ne olur!
Çalışın, sizin de olur!
*****
Günün Sorusu
Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi lideri Mesud Barzani, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin düzenlediği operasyona yönelik olarak “Kürt halkının kanı bu kadar ucuz değildir” demiş...
Daha önce, kendi halkının “kan”ına değer biçen bir lider görmüş müydünüz?
*****
Anayasa Mahkemesi’nin kararı önemsizse, feshedelim gitsin!
YÖK’ün yeni Başkanı, üniversitelerde türban yasağını rektörlerin inisiyatifine bıraktığını açıklamış ve “Gerekirse Anayasa Mahkemesi kararları da görmezden gelinebilir” demişti ya...
Bu sözlerin ilk etkisi Çukurova Üniversitesi’nde görülmüş!
Üniversite kampüsünde türbanlı öğrenciler dolaşmaya başlamış... Bu öğrenciler, fakültelere, dersliklere, hatta idari bölümlere ellerini kollarını sallayarak giriyormuş!
Çukurova Öğretim Elemanları Derneği de buna göz yuman rektörlüğü bir bildiriyle uyarmaya hazırlanıyormuş!
Peki; Anayasa Mahkemesi kararı göz göre göre çiğnenirken, buna ses çıkarmayan Rektör Bey hakkında acaba Adana Cumhuriyet Başsavcısı ne yapmayı düşünüyor?
O da “Sorun yok” diyorsa, o zaman Anayasa Mahkemesi’ne ne gerek var?
Onca hakime, memura neden boş yere maaş ödüyoruz?
Feshedelim, gitsin!
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
;;öglena;;
| 20.12.2007, 14:29 |
|
Yazıyı okurken yüzüm bin bir türlü hale girdi. Zaman zaman ‘yok artık daha neler’ dedim akabinde çok affedersiniz ‘çüşşş!!’ ünlemim inletti yeri göğü. Son kısma geldiğimde ise bir hüzün çöktü, bir yük, bir acı, bir keder bindi omuzlarıma. Yukarıdaki Mustafa Kutlu’nun yazısında bahsediyorum. Tepkilerimin nedenlerini uzun uzun açıklamaya gerek yok, aşikârdır. Ancak şunu belirtmeliyim; bundan önceki yazılarımda, gerek alıntılarım olsun gerek kendi yorumlarım olsun, az çok neyi savunduğum biliniyordur. Üniversitelerde her türlü özgürlükten yanayım, bilmeyenler için tekrar belirtelim. Üniversitelerin çok renkli olması gerektiğinden, ülkenin etnik, dini, sosyal, her alanda var olan her türlü farklılığı içinde barındıracak olan her kesimin sesinin hürce çıktığı tam bir özgürlük alanı, işte istenilen budur. Cesurca gençlerin sesinin yükseldiği, ‘bu da var, şu da var, ben de varım!’ denilen mekânlar; üniversiteler... Yeni YÖK başkanından bu bağlamda çok şey bekliyorum ancak ilk açıklamaları beni bile tatmin etmedi zira eğer bahsettiğim konuda bir yeniliğe gidilecekse bu kişilerin inisiyatifine bırakılmamalı. Bu problem kökünden halledilmeli. Bunun yolu hukuktan, meclisten geçiyor. Ancak siz tutup da rektörlere bırakırsanız işi karışıklık çıkar çünkü asıl o zaman üniversiteler bu şucu, bu bucu diye ayrılır, iş başörtüsünü aşar, siyasi tavır ve tutumlarıyla ön plana çıkar ve daha bunu izleyecek bilumum sorunla baş etmek zorunda kalırız. Bu çok yanlış bir çözümdür önerisidir. Son olarak herkese iyi bayramlar bu bayram asıl fakirin, yetimin bayramıdır. Kurban etlerimizi buzluklara doldurmayalım, dağıtalım ki amacımıza ulaşalım dostlar. Bir de usulüne uygun keselim. Bir bayram daha haberlerde kaçan danaları ulu orta kesilen kurbanlıkları görmek istemiyoruz. Hoş ne kadar dikkat edilirse edilsin medya yine cımbızla çekip bir iki tanesini göstererek bayram huzurunun içine çok affedersiniz edecektir… bu da son bayram mesajımızdı. Tekrar iyi bayramlar…
|
|
| | | | |