 |
 |
| Yıldız Yönetmenler |
| Kimi yönetmenlerin hayran kitlesi yıldız oyuncularınkini gölgede bırakır. Her yaptıkları film, fanları tarafından baştacı edilir. Kubrick, Spielberg, Lucas ve son yıllarda da David Fincher bu yönetmenlerden sadece bir kaçı. Genellikle fanların gözü karadır, en küçük eleştiride parlarlar. Kuşkusuz "Yıldız Yönetmenler"e sizin ekleyecekleriniz de var. Buyurun tartışmaya... nezaket sınırları içinde kalarak ;) |
|
| 1777 kez okunmuş / 34 cevap yazılmış > Son cevap 23.05.2008, 22:51 |
|
|
|
cidomido
| 23.04.2006, 19:22 |
|
Lars Von Trier
Annesi 2.Dünya savaşı yıllarında,Nazilere karşı direniş hareketinde rol alır ve almanların kendisini aramaları üzerine İsveçe kaçar.Babası yahudi asıllı olduğu için o da İsveçe kaçanlar arasındadır.Burada tanışır ve evlenirler.1945 yılında ülkelerine dönerler ve yüksek lisans yaparak,Toplum Bakanlığında çalışırlar.Anne dominant bir karakterdir.Ancak isveç,norveç ve danimarka gibi ülkelerde kadın genelde hakimdir.Sanata düşkün bir ailedir Trier'in ailesi. Doğa ile iç içe bir ortamda yaşarlar ve tatilllerde Parise giderek,tiyatro opera ve filmler izlerler.ailenin sanat konusunda seçici olduğu ve en iyiyi izlemek ve dinlemek istedikleri açıktır. Lars,2.oğul olarak böyle bir aile ortamına doğmuştur.Yemek yemek yatmak,doktora gitmek gibi konularda sorumluluk tamamen kendisine bırakılmıştır.Lars bu sorumluluğun tüm dünyaya karşı olduğunu düşünmüş,çocukluğunda çok korktuğu atom bombası atılmasın diye,uyumadan önce dünyayı kurtarmak için bir tören yapara ve uyurmuş.Çocukluğunda,çcoukların sığındığı bazı fantazilerde uzak kaldığını ve Noel baba ya inanıp inanmama lüksüne yetişkinliğinde karar verdiğini ifade ediyor.Gerçekcilik aile ye fazlasıyla hakim demek ki. Lars okulda başarısız oluyor,çocuklarla iletişim kuramıyor ve sorunlu çocuk olarak anılıyor.Bunun birinci nedeni kuralsız bir evden kuralları olan bir yerde uyumsuzlaşması.2.si de kendi oyun ve kurallarını kendisinin koyması nedeniyle,çocuklarla oynayamaması diyebiliriz.Annesinin aldığı bir kamera ve Kopenhagn Sinema Kurucusu amcasının büyük desteği ile film çekmeye ilgi duyuyor.10 yaşında bahçelerinde bir kulübede kurulan stüdyosunda Dreyer'in Passion Jean Arc filminin engizisyon sahnelerini çaprazlama kesiyor,birleştiriyor ve bazı yerleri kendi boyayarak renklendiriyor.10 yaş çocuğu için seçilen film oldukça ilginç değil mi? 11 yaşında ilkel bir animasyon çekiyor ve bir dizide rol alıyor ve film ile ilgilenmeye işinin bu olacağına karar veriyor Bu bilgilerin daha geniş kısmını jack Stevenson un yazdığı kitapta bulabilirsiniz.(agora kitaplığı) Filmelerine bakarak geçmişten hangi izleri taşıdığını yorumlamak size kalıyor:) Bu yönetmen sonuçta çocuklukta sanatla beslenen ve yönelen,destek gören bir yönetmen:) |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
cidomido
| 23.04.2006, 19:40 |
|
Roman Polanski
Plonyalı bir yahudi ve Rus göçmenin oğlu olarak Pariste dünyaya geliyor.Savaş dönemi aile Polonyanın Krakow şehrine göç ediyor ancak şehir işgal ediliyor babası son anda Roman'ı kurtarıyor ancak anne ve babası toplama kampına gidiyor.Roman iyiliksever bazı ailelerin yardımıyla hayatta kalmayı başarıyor.Ağır geçen bir çocukluk,yaralanıyor,annesi auschwitz de ölüyor.Babası kamptan kurtuluyor ve oğlunu alarak tekrar Krakow a döner,tekrar evlenir ve yetişkin olan polanski evden ayrılır. Roman polanski çocukluğunda,onu gerçek dünyadan uzaklaştıran filmlere merakla sarılır.Filmler bir bakıma onu sarar sarmalar ve bu dönem çocukluğuna denk gelir.Sonradan sinema okumaya karar vermesi şaşırtıcı değil. yine filmlerine bakmak ve izler bulmak size düşüyor:) |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
DOKTORJIVAGO
| 23.04.2006, 20:21 |
|
| Akira kurosawa yanlış hatırlamıyorsam 7 çocuklu bir ailenin son çocuğuydu.Küçüklüğünde resimle bayağı ilgilenirmiş.Öğretmen babası da samuraylarla ilgili detaylı araştırmalar yapmış.Belki de bir çok filminde görülen samuray olgusunu küçüklüğünde babasından gördükleriyle açıklayabiliriz. |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
bluevelve
| 23.04.2006, 20:22 |
|
Sevgili “cidomido”, güzel bir düşünce, bizi kendilerine hayran bırakan insanların gelişimlerini betimlemeye çalışmak. Bende, en başarılı bulduğum yönetmenlerin arasından “david lynch”nin gelişimi hakkında bir yazıyla, bu başlığa iştirak etmek istiyorum.
çocukluğu
hayır,David Lynch cehennemin ortasında doğmadı. 1946 ocağında Missoula, Montana'da doğdu, mükemmel amerikalı için mükemmel yer! mavi gökyüzü, harika bir sayfiye yeri. amerikan rüyasının emniyet dolu dünyası: "çevresi ormanla kaplı küçük bir evde" aslında her şey mükemmeldi; güneş, çiçekler, çok 'mutlu' bir aile, küçük kardeşler John ve Margaret. bu küçük çocuğun 'altın çocukluk' yaşaması için mükemmel. ama gerçekte,bu böyle değildi. çocuksu masumiyetinin yanı sıra garip bir içsel yaşam geliştirdi: "dergilerde iyi giyinmiş kadınların fırından bir şeyler çıkardığı bir sürü reklam görürdünüz,suratlarında belirgin bir gülümseme olurdu - ya da gülümseyen bir çift, çitlerle çevrili evlerine doğru yürüyen. bu gülümseyişler neredeyse tüm gördüğümdü. garip bir gülümseyiştir o. olması gereken'in ya da olabilecek'in gülümseyişidir. gerçekten deli şeyler hayal etmeme neden olurdu. "
çocukluğu sırasınca, aynı zamanda orman'a dair bir tutku geliştirdi. babası orman servisi için çalışan bir araştırma uzmanıydı: "kamyonuyla beni ormanda gezdirirdi,tozlu yollardan, en uzun ağaçların olduğu en güzel ormanlardan geçerdik. sonra babam beni ormanın içinde bırakırdı. garip, rahatlatıcı bir yanı vardı ormanın içinde olmanın. acayip,gizemli şeyler olurdu. içinde büyüdüğüm dünya bu türden bir şeydi." ve aslında, endüstriyel şehre olan korkulu bakış açısı da çocukluğundan kaynaklanmaktadır; büyük annesi ve babası Brooklyn, New York'da yaşıyordu "fark ettim ki büyük bir miktar korku vardı. kuzey-batıdan geliyordu ve sizi tren çarpmışa çeviriyordu. mesela metro. aslında, yer altına girerken gerçekten cehenneme giriyormuşum gibi hissediyordum. merdivenlerden indikçe -derinlere doğru- geri dönüp dışarı çıkmanın kalıp yola devam etmekten daha da zor olduğunu fark ediyordum. tam olarak bilinmeyenin korkusuydu: trenlerin yarattığı rüzgar, sesler, kokular, farklı ışıklar ve durumlar. travmatik bir şekilde özeldi bütün bunlar. "
Yetişkinliği:
ergenlik yılları oldukça normaldi, ailesi Washington DC'nin bir semtine taşındı, lisedeki diğer öğrenciler tarafından dışlanmanın kurbanıydı aslında. lise yıllarından sonra,David Lynch Boston Museum School of Art'taki sanat eğitimi kariyerine başladı, daha sonra Philadelphia'daki Pennsylvania Academy of Fine Arts'a devam etti. Bu okul için, 22 yaşındaki David Lynch der ki: "gerçekten orada şeyler hakkında resme dayalı hislerim olmaya başladı ve kendi stilimle uyuştu" sonrasında,hayatına kötü bir dönemle devam etti,parasal problemlerle.. ilk karısıyla tanıştı ve resim yapmaya devam etti. ama gerçek etkilenimlerini ifade etmek için resim yeterli değildi, böylece 'hareketli resim' i icat etti, bir filmin döndüğü bir resimdi bu. ve pahalı bir deneydi, bu yüzden sinema için resmi bıraktı. AFI'ın maddi desteğiyle The Alphabet isimli filmi çekti,onu The grand mother takip etti. aslında, hayatının geri kalanı daha ünlüdür çünkü Eraserhead çekildikten sonra oldukça ünlü oldu. Boxing Helena filmini yönetmekteyken küçük kızı Jennifer dünyaya geldi.
Kaynak :sinemafanatik.com
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
cidomido
| 23.04.2006, 22:48 |
|
Katkılarınız için teşekkürler Sevgili Jivago ve Sevgili Bluevelve:)
Pier Paolo Pasloni
Babası Subay,annesi ilkokul öğretmeni.Baba köklü bir aileden orta sınıf burjuvaziye geçiş yapmış çiftci bir ailenin kızı.Pier Paolo ilk çocuk. Çok sık şehir değiştirmelerini kınıyor Pier ve beni tam bir göçebeye döndürdüler,hiç bir zaman yerleşik bir hayatım olmadı diyor.Baba oldukça sert ve Pier,her akşam yemek masasında olay çıkacak diye gergin dönemler geçiriyor ve hepte olay çıkıyor.Annesi kardeşini doğurmak için gittiğinde büyük bunalıma giren Pier gözlerinde büyük yanmalar hissettiğinde babasının zorla gözlerini açıp Colorium dökmesi sonuçu babasını sevmek için hiç bir nedeni kalmadığını ifade ediyor. Annesinin ona masallar,hikayeler şiirler okumasından etkileniyor,annesini o benim Sokratesimdi diye nitelendiriyor.1928 de şiir yazmaya başlıyor tuutuğu küçük defterler savaş yıllarında kayboluyor.13 yaşında çocukluğunun bittiğini,okulun en akıllı çocuğu olduğunu ve o dönemler de çok mutlu olduğunu belirtiyor. Gençlik yıllarının kızdığı şeyler karşısında isyan ederek geçtiğini,Edebiyat,arkeoloji,din gibi konularla ilgilendiğini,ateşli politik düşünceleri olduğunu biliyoruz.Burjuva ile ilgili kızgınlıklar,muhtemelen babası kaynaklı,ayrıca babasının aşırı sert tutumu muhtemelen onu tepkisel bir genç yapıyor.Annesine olan düşkünlüğü,edebiyat ve doğrulara karşı hassasiyeti ile ortaya çıkıyor.Sinema ile geç tanışmasının nedeni,kendisini sadece italya'nın dinlemesi değil tüm dünyanın dinlemesi üzerine oluyor.Burada da zor geçen bir çocukluk,bir yanda şairce duygular,diğer yanda sert bakışları göebiliyoruz. |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
cidomido
| 24.04.2006, 00:44 |
|
Charlie Chaplin
Müzikhol oyuncusu anne ve babanın oğlu.Küçük yaşta sahne yakınında büyüdüğü bir gerçek.8 yaşında sahnede bir dans gösterisinde yer alıyor.Babasını kaybediyor,sıkıntılı günler içerisinde annesi ile oynadığı yoldan geçen insanları karikatürize etme üzerine yorum yapma oyunu en sevdiği oyun oluyor.Açlık,bir yandan,annesi de hastalanıyor ve sık sık akıl hastanesine gidiyor.Chaplin'in yetimhanelerde zor geçen bir çocukluk dönemi oluyor.Ancak sahne tozunu yutmuş bir kere ve belkide bu görüşü,yeteneği sanata yakınlı onu sefillikten kurtarıyor.Üvey ağabeysinin yardımı ile ufak roller alabiliyor.17 yaşına kadar sokaklarda geçen zamanı sayabiliriz.Gözlem yeteneği,annesi ile gülme ve eğlenmeleri,sahneye yatkınlığı ve azmi bu genç insanı farklı kılıyor.Kendi yarattığı tipleme ile tüm dünyada ünleniyor.Filmlerinde yaşadığı sokakları unutmuyor,yoksul kesimi es geçmiyor bizzat baş rol veriyor. Sanatla tanışma bu yönetmenin de çocukluğun da yer alıyor,yine zor bir yaşam,ama hem güldürmek,hem düşündürtmek isteyen bir yapı. zor yaşamdan başarılı bir çıkış. |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
DOKTORJIVAGO
| 24.04.2006, 20:40 |
|
| François truffaut ayrı bir ebeveyn'in çocuğuymuş.Hatta annesi daha sonraları bir daha evlenmiş.7-8 yaşlarına kadar anneanesi bakmış üstada.Sonra annesi ve üvey babası kabul etmiş kendisini.Adölesan dönemi çok sancılı ve serüvenli geçmiş aslına bakacak olursak.Okuldan kaçmış,küçük yaşta sinema aşığı olup bol bol sinemalara gitmiş,islahevlerine kapatılmış,fabrikada çalışmış,hapis yatmış,babasının daktilosunu çalmış...Daha sonra gençliğinde sinema eleştirmenliğine soyunmuş,başarılıymış ancak bazı yönetmenlere karşı da önyargılıymış.Hatta satyajit ray'in bir filmi gösterildiğinde;hiç mi hiç ilgimi çekmiyor gibi birşeyler diyerek gösterimi terkettiği de bilinir.Eşinin babasının 'madem bu kadar iyi biliyorsun bu işi,o zaman bir film de sen çek' demesiyle hırslanır ve birkaç kısa filmden sonra '400 darbe' ismindeki erken gelen,tüm dünyayı sallayan başyapıtını çeker.400 darbe filmini de izleyenler hatırlayacaklardır;antoine karakteri sıkça okuldan kaçıp sinemaya gider,daktilo çalar,askerliği istemez,islahevine verilir ancak oradan da kaçar vs vs...Yarı-Otobiyografik film demek hiç de yanlış olmaz kanımca bu filme.Hatta filmin kapağında yönetmenin şu yazısı dikkati çeker;hafızası zayıf yetişkinler dışında ergenlik kimse de tatlı hatıralar bırakmaz...Bu açıdan bakacak olursak çocukluğu ve gençliğinde yaşadığı travmalar,hüzünler,özlemler filmlerine bolca yansımıştır.Sadece 400 darbe filmi için değil,filmografisinde genel olarak bu havayı teneffüs etmek mümkün. |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
cidomido
| 25.04.2006, 00:39 |
|
Merhabalar,Bir yönetmenin bir defa yazılması şartı yok,tekrar tekrar dönebiliriz.Jivago çok güzel bir araştırma olmuş teşekkürler.(devam:) )
Alfred Hitchcok
Geniş bir bilgiye ulaşamadım.Ancak okumuş olduğum bir detayı sizlerle paylaşacağım. Alfred 5 yaşındayken,babası eline mektup vererek onu karakola gönderir.Polise mektubu veren Alfred,kendisini hücrede bulur.ve 5-10 dakika burada kalır.Baba bir nevi yaramazlık yaparsan yada suç işlersen sonun budur demek istemiş olmalı,ancak Alfred kuşkusuz bir şok yaşar.Polislerden hep korkmuştur.Ancak suça karşı bir merak yaşadığı ve filmlerinde masumların suçlu sanıldığı ve polisin çözmekte zorlandığı sahneler yer almıştır.(İlginç değil mi?) |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
cidomido
| 25.04.2006, 01:01 |
|
Orson Welles
18 aylıkken bir doktor,bu çocuğun mucize bir çocuk olduğunu düşünmüş ve ailesine söylemiş. Aile büyük umutlar beslemiş ve annesi oğlunu keşfetmek ve potansiyelini arttırmak için kendini adamış.Kendi yaşıtları daha ayakkabılarını bağlayamazken,Orson resim yapıyor,violin çalıyor,sihirbazlık numaralını seviyor ve yerel tiyatroda rol alıyormuş.6 yaşında annesini kaybediyor,ve babasıyla herhalde babasının işi gereği dünyayı dolaşıyor. Amerika'ya döndüklerinde 5 yıl kadar okuyor ve sahne aktörü olmak için Avrupa'ya gitme kararı alıyor.Bir çok oyunda oynadıktan sonra dönüp Broadway'i canlandırdığı söyleniyor. Burada da Anne ve Babanın etkisini görebiliyoruz.Dahi diye çekiştirmeyip,ilgi duyduğu alana yönelmesine yardım ediyorlar.(Doktor ol diye tutturan yok:) ) Bir ilginç not daha:) Bir grup kuran Orson,radyoda Dünyalar Savaşı kitabını,radyo tiyatrosuna uygularlarken ülkede uzaylıların istilası ile ilgili bir panik yaşanıyor:) |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
cidomido
| 25.04.2006, 01:19 |
|
Bu gece son konuğumuz Oliver Stone olsun:)
Yahudi bir borsacı ( sanırım) baba, katolik Fransız bir annenin oğlu.Varlık içinde ama dadılarla büyüyor.5 yaşında,kuzenlerinin rol aldığı oyunlar üretiyor.7 yaşında hikayeler yazıyor ve babası her yazdığı hikaye için ona bir çeyreklik veriyor.(Bir teşvik sonuçta değil mi?) 9 yaşına geldiğinde 900 sayfa civarında ailesini ve yaşamı anlatan bir kitabı oluyor.Yaz tatillerini Fransa da geçiriyor (Anne ve ailenin bir yarısı Franszı olduğuna göre sanat muhtemelen bir şekilde etrafını sarmıştır.) İşler iyi gitmiyor anne ve baba boşanıyor.babasının kendi arkadaşlarının anneleri,annesinin arkadaşları ile ilişkilerine tanık oluyor.baba iflas durumuna geliyor ve oğluna kolej parası dışında gerisini kendin halletmelisin diyor.Bir süre sonra hayatının doğru gitmediğini düşünüyor ve asker olarak Kongoya gitmek istiyor,vaz geçiyor.18 yaşında Serbest Pasifik Enstitüsinde çalışmak üzere saigon'a gidiyor,bu arada amerikan askerleri de o bölgeye çıkıyorlar.6 ay,tarih,ingilizce,matematik dersi veriyor,yeterli buluyor ve bir gemide,yer silici olarak görev alıp değişik yerlere gidiyor.Bu arada bir çocuğun gece düşleri diye bir roman yazıyor,1400 sayfa imiş:) Ülkesine geri dönüyor Yale Üniversitesinde tekrar okumayı deniyor ama kitabı ile uğraştığından başarılı olamıyor.Hatta yayıncılar beğenmeyince bir bölümünü nehre atıyor. Yazmayı sevmesi,ancak evde ki bazı durumlar,gençliğin de bir çok şeyi sorgulamasına,bir çok şey yapmak istemesine neden olmuş sanırım.Bir de politik karmaşa içinde genç olmak kolay değil.Bu notlara bakarken Platoon'u görmek zor olmadı.Çok ta güzel bir filmdi..
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
The Director
| 25.04.2006, 18:19 |
|
Robert Rodriguez 1968 doğumlu Robert Rodriguez, 10 çocuklu bir ailenin ortanca oğlu olarak Teksas’ta yetişti. Annesi büyük bir sinema hayranıydı ve çocuklarını her hafta millerce yol katedip San Antonio’daki ünlü Olmos Sineması’na götürürdü. Henüz ufak yaştan babası Robert’taki kabiliyeti sezip ona bir Süper8 kamera aldığında artık onun geleceği belliydi. Mahallede filmci çocuk olarak anılan Rodriguez, ileride neler yapacağının emarelerini göstermeye başlamıştı. Austin’de konuşlanmış Teksas Üniversitesi’ne kabul edilen Robert Rodriguez, burada okurken dönem ödevleri yerine dönem devi niyetine filmler yapıyordu. Bu konu hakkında kendi kelamı ise şu yönde: “Öğretmenler bir filme, bir ödeve harcayacağımdan daha çok efor harcayacağımı biliyorlardı”. Evet en nihayetinde tüm zamanı film işinde geçince diğer derslerden oldukça düşük notlar aldı ve bu notlar, değil okulun Film Departmanı’na girebilmek, okulda barınabilmek için bile yetmez hale geldi. Bundan kurtulmasının tek yolunun ise iyi bir film yapmak olduğunu biliyordu. Bunun için 1991 yapımı Bedhead’i yaptı ve okulda kalmaya hak kazandı. Filmi aynı zamanda çeşitli festivallerden de ödülle döndü. Okul sonrasında şimdilerde filminin prodüktörlüğünü de üstlenen Elizabeth Avellan ile evlendi. Ve bir gün eşine çılgın bir fikirle geldi. Yapılacak bir ilaç deneyi için insan denek aranıyordu ve bu deneyde kobay olmak karşılığında 7000 dolar öneriliyordu. Rodriguez bunu kabul edip, uzun zamandır aklında yatan Meksika usulü aksiyon filmi El Mariachi’yi çekebileceğini iddia ediyordu. Netekim bu deliliği yaptı, o deneye katıldı ve parayı alıp filmini çekti. El Mariachi, Sundance Film Festivali’nde büyük başarı kazandı. Herkesin ilgisine mazhar oldu, Columbia Pictures filmi almayı kabul etti.. Kaynak :bp.com Bence adam kesinlikle bir usta.Tarantinoyla birlikte muhteşem bir ikili oluyorlar.Özellikle arkadaşlarıyla izlediği bir film sonrası arkadaşlarının ''Bu ne ki ben daha iyisini yaparım'' demesi üzerine robert ın ''Tam da böyle bir film çekmek istiyorum'' demesi beni benden almış ve onun nasıl bir sinemacı olduğunu göstermiştir... Saygıyla eğilirim... |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
Avelon
| 26.04.2006, 14:28 |
|
harika bir başlık olmuş gerçekten, benim ilk aklıma gelen Lars von Trier cido'nun da ilk yönetmeni olmuş, hepinizin eline sağlık..
Tim Burton Hollywood yakınlarında bir banliyöde doğmuştur. Ve büyüdüğü ortam itibariyle son derece “normal” bir çocuk olup, sokaklarda oyunlar oynaması, komşularının zillerine basıp kaçması beklenmiştir kendisinden. Ama Burton, aynı ilk animasyon filminin kahramanı Vincent (1982) gibi bir çocukluk geçirmiştir. Edgar Allan Poe okuyarak geçen günleri, Vincent Price’ın başrollerinde yer aldığı Poe uyarlaması filmleri izleyerek devam etmiştir. Yaşıtları cumartesi akşamüstleri sosyalleşirken o evde kalıp The Brain that Wouldn't Die (1962) isimli diziyi seyretmekle meşgul olmuştur. Bu dizide gördüğü kolları kopuk adamlar, kanlı duvarlar, onun algısında negatif bir görüntü oluşturmaktan uzaktır. Çünkü o yeraltında yaşamaya çok küçük yaşlarda başlamıştır. Örümcekler ve yarasalarla oynamayı sevimli kediler ve yavru köpeklerle oynamaya tercih eder o, aynı yedi yaşındaki kahramanı Vincent gibi. “Normal” karşılanmayan bu alışkanlıkları zamanla Tim Burton’ın diğer çocuklar tarafından dışlanması ve kendisini daha da izole etmesi ile sonuçlanır. Ve bu ruh haline günümüzde dahi Burton’ın tüm işlerinde rastlamak mümkündür. İnsanlardan uzakta, kapkaranlık bir şatoda yaşayan kimsesiz bir çocuktur Edward Makaseller. Birilerinin kendisini çağırması, sadece ismini söylemesi için her türlü dalkavukluğa başvurur Beterböcek. Çizimleri de bizzat kendisi tarafından yapılan İstiridye Çocuğun Hüzünlü Ölümü isimli kitabındaki tüm karakterler ise ya ürkütücü görüntüleri ya da garip alışkanlıkları nedeniyle dışlanan sevimli mi sevimli yalnız çocuklardır hep. Çocukluğu boyunca elinde Super 8 bir kamerayla etrafta dolaşmış olsa da kendini bir yönetmenden çok çizim yapan bir sanatçı olarak görür Tim Burton. Güzel Sanatlar okuduğu sırada çizimlerine hayran kalan Disney’de başladığı iş onun için bir kabusa dönüşür. Çünkü tahmin edileceği gibi patronları ve kendisi arasında koskocaman bir algılama farkı vardır. Klasik Disney filmleri için çizdiği tilkiler sadece Burton onları o şekilde gördüğü için kaza geçirmişe benzemektedirler.
Bu sıralarda Murnau’nun ve Fritz Lang’in öncüleri arasında bulundukları Alman Dışavurumculuğu daha da büyüler onu. Olabildiğince gotiktir anlatımları çünkü. En önemlisi ise etraflarında gördükleri formları ve şekilleri değil, görmek istediklerini dışa vurma özgürlüğüne sahip olmalarıdır. Kendi dünyasında beraber yaşadığı tüm hayaletleri, ucubeleri, geceleri yataklarımızın altında yaşayan küçük canavarları serbest bırakır Burton Disney macerasından sonra. Sanki bizleri dallarının arasına alıp boğuvereceklermiş gibi gelen ağaçları, bütün zombileri, ay ışığını özgür bırakır. Çünkü bir insanın sadece en iyi bildiği şeyi yapması gerektiğini öğrenmiştir artık. Vincent'tan sonraki ikinci stop-motion filmi olan Noel Gecesi Kabusu(1993)'nda da bunu anlatmak ister aslında. Kendi bildiği dünya rengarenk yılbaşı ışıklarıyla süslü bir yer değildir. Onun bayramı Cadılar Bayramı’dır. Ve eğer Noel’i anlatmaya kalkarsa işin içinde çıkamayacağını bilmektedir.
Gerçekten neler olduğunu anlatmak ise zaman zaman çok sıkıcı olabilir. Söylemek istediklerine kendine has bir biçim vermek, onlara kişisel bir dokunuş eklemek ise o işi büyülemekle aynı şeydir. Büyük Balık (2003)'ta son derece kişisel bir filmdir bu sebeple. Tim Burton’da kendi hayat hikayesini aynı Ed Bloom gibi süsleyerek anlatanlardır. Ve onu tanıyabilmek için sadece biraz daha yakından bakmak gerekir. Yeraltına kısa ziyaretler yapmak ve o karanlığın içinde aslında ne kadar aydınlık ne kadar renkli bir dünyaya sahip olduğunu görmek gerekir.
Tim Burton'dan Ölü Gelin (2005)'de olduğu gibi her sabah güneşin doğduğu kendi dünyamızın aslında ne kadar kasvetli, ne kadar boğucu bir yer olduğunu keşfetmemizle yakınlık duymaya başlayabiliriz biz de yer altı dünyasına. O zaman bizler de salıveririz içlerimizdeki ürkütücü yüzleri, Helena Bonham Carter gibi bembeyaz tenli bir kadın ilham perimiz, The Cure en sevdiğimiz müzik grubu olur.
Kaynak: Beyazperde.com |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
cidomido
| 26.04.2006, 17:58 |
|
Hoş geldiniz:) Sevgili Avelon ve Sevgili Ljhlujg Katkılarınız için çok teşekür ederim.En az 30 yönetmene bakalım diye hedefledim.Buradan önemli verilerin çıkabileceğini düşünüyorum.Bakar ve bir şeyleri hepberaber yorumlarız:)
George Lucas
1944 doğumlu Lucas,elektrik mühendisi bir baba ile,ressam bir annenin oğlu.Kalabalık bir aile içinde en çok kardeşi Mike ile,uyuşuyor ve kasabanın küçük bilim adamları olarak anılıyorlar.Yeni şeyler keşftemek tutkuları,bu arada Lucas annesinden resim yapmayı da öğreniyor.15 yaşından itibaren hayalleri filmler üzerine oluyor,bir yerin,nasıl görüntülendiği,nasıl gösterilmesi üzerine merak duyuyor.Sinema da izlediği Space Oddesey filminden sonra efektler ve spektaküler filmin nasıl çekildiğine karşı büyük bir ilgi duyuyor.16 mm kamerası ile kendisi çekimler yapıyor ve özel efektler keşfetmeye çalışıyor.Para kazanabilmek için kamyon şoförlüğü yapıyor olsada hayallaerinin peşini ve keşfetmek istediklerinin peşini hiç bırakmıyor.
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
LarsVonTrier
| 26.04.2006, 18:08 |
|
Mrb.Lar arkadaşlar. harika bir topic olmuş. katkısı olanlara tşk ederim adıma.
Brian De Palma
11 Eylül 1940’da Amerika'nın New Jersey eyaletinde dünyaya gelen yönetmen De Palma, Philadelphia’da büyüdü. Babası bir ortopedi cerrahıydı. Baba mesleği önemli çünkü usta yönetmen herzaman kana ve şiddete olan merakını babasını iş başında izlerken kazandığını söylüyor. Önceleri fiziğe meraklı olan De Palma, konunun eğitimini almak üzere Columbia Üniversitesi’ne başladı. Kısa süre sonra fikrini değiştiren sanatçı, önce tiyatro, ardından da sinema okudu.
De Palma sevdigim yönetmenler sıralamasında pek ön sıralarda değil ancak çocuklugu sinemasına yansıyan yönetmenlerden birisi oldugunu düşünüyorum ve bu konuya da uygun düşer sanırım. |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
tubi1986
| 27.04.2006, 22:51 |
|
| yönetmenler ve çocuklukları...yazarlar ve çocuklukları..her zaman ilgimi çeken bir konu olmuştur.çünkü ister istemez yaptıkları işlerin sırlarını ve ufacık önemli detaylarını onların çocukluklarında buluruz.yaşadıkları dönem,bulundukları aile ortamının etkilerini filmlerinde görebiliriz.bu edebiyatta da böyle.bir yazarın romanını okumadan önce bence mutlaka hayatını az da olsa bilmek gerek.ya da bir yönetmenin filmini izlemeden önce...çünkü dediğim gibi onlarla ve filmleriyle ilgili en önemli noktaları,anlaşılamayan durumları bu bölümde bulabiliriz.ilgilenilmesi gereken bir topik olmuş.çok işime yarayacak.güzel bir şey düşünmüşsün cidomido ;) |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
cidomido
| 30.04.2006, 03:26 |
|
Katkın için çok teşekkür ederim Lars:) Tubi bende senin gibi düşünüyorum.Hatta inan ünlü olmasa bile bir insan hakkında konuşmadan önce bir şeylerin bilinmesi gerektiğine inanırım. Biraz ağır ilerliyorum işlerden ama 30 dedim,otuz olur mutlaka:))
Pedro Almodovar
1949 lu yönetmen Ispanya'nın karışık dönemlerinde doğuyor.8 yaşındayken ailesi ile birlikte Ispanyanın başka bir bölgesine geçiyorlar.Burada ki not.Oldukça kötü bir din eğitimi aldığı ve tanrıya olan inancını kaybettiğine ve bunun yaşamına filmlerine yansıdığına dair(kötü eğitim filmi akla geliyor değil mi? ) Bu dönemde sinemaya ilgi duymaya başlıyor.16 yaşında ailesinden ayrılıyor ve parasız olarak Madrid'e geliyor.Tek istediği sinema okumak.Ancak dönemin Generali Franco sinema okulunu kapattoğı için kayıt olamıyor.Değişik işlerde çalışıyor ama çok istediği super8 kamerayı alacak parayı bulamıyor.Telefon şirketi onun 12 yıl boyunca çalıştığı ve daha iyi para kazandığı bir yer oluyor.Diktatörlük dönemi olsada,Madrid,taşradan gelen bu çocuk için özgürlük ve kültür yuvası oluyor.akşam üzeleri ve gecelerini hikayeler yazmakla geçiriyor ve yazılarını bazı dergilere gönderiyor,bazıları yayınlanıyor.Los Goliardos grubuyla çalşıyor,onlara hikayeler yazıyır ve filmlerini çekiyor.(tiyatro kampanisi sanırım).Bu arada Punk-Rock-Band grubunun üyesi oluyor(Müzik sevisi filmlerine seçtiği şarkılardan belli-bir özen gösterir hep).Çektiği bir reklam filminin yayınlanması Ispanyanın demokrasiye geçtiği güne denk geliyor.Bundan 1,5 yıl sonra ilk filmi Pepi-Lucy-Bom u çekiyor ve artık ünlenmeye başlıyor.... |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
LarsVonTrier
| 02.05.2006, 00:19 |
|
*Orson Welles İki yaşında okumaya , yedi yaşında Ravel ve Stravinsky çalmaya,on yaşında ise Shakespeare oynamaya başladığı söylenen tam bir “harika çocuktu” Welles … Tüm bu nitelikleri ona çağın en güçlü sanatı sinemanın kapılarını açacak , RKO şirketiyle anlaşma yapacaktı .
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
LarsVonTrier
| 03.05.2006, 17:16 |
|
orson welles yazıldığını görmemişim pardon.
*Luc Besson
luc besson cocuklugunu hep denizlerde gecirmiş..anne ve babasının dalgıç olması tabiki bunda bir etken olmuş.. denizler bu kadar haşır neişr olması 1988 yılında gösterime giren 'Le Grand Bleu' filmiyle meyvesini vermiştir.bu filmi ergenlik çağında yazan yönetmen çocukluğunda ve gencliğinde kabiliyetli olmasıyla bilinir. |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
cidomido
| 04.05.2006, 15:25 |
|
Katkıların için çok teşekkür ederim Lars:) (Devam:) )
Bernardo Bertolluci
1941 doğumlu yönetmenin annesi,Avustralyalı bir göçmen ve edebiyat öğretmeni.Babası ünlü bir şair,sanat tarihi öğretim üyesi ve Parma yerel gazetesi sinema eleştirmeni.Parma'nın biraz dışında köye yakın yaşıyorlar.Bernardo'nun şiire ve sinemaya olan merakında babası önemli rol oynuyor.babasını taklit ediyor ve şiir yazıyor.Babası ile Lux ve supercinema orfeo' sinema salonlarında film izliyorlar ve filmi anlamayı öğreniyor(1964 yılında bu sinema salonuna filminde yer veriyor) 11 yaşında Romaya'ya taşınıyorlar ama Bernardo,Parmayı hiç unutmuyor.16 yaşında ilk denemelerini burada çekiyor.15 yaşındayken bir gün kapıları çalınıyor,kapıyı açan Bernardo mavilere bürünmüş,gür siyah saçlı adamda gizemli bir hava seziyor ve hırsız olabilir korkusuyla kapıyı kapatıyor.Bu adam Pier Paolo Pasolini:) Pasolininin çıkış filmi olan Accattone'de asistanlık yapıyor.ödül almış olsa da 6 yaşından beri babasını taklit etmek için yazdığı şiirlere son veriyor ve yönetmenliğe başlıyor.
Ala Sivas'ın Bir Bernardo Bertolucci kitabından ufak bir alıntı yaptım.Kitap yaşamını ve filmlerini anlatıyor tavsiye ederim. |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
cidomido
| 04.05.2006, 15:43 |
|
Kitle yayınlarının Avrupalı Yönetmenler adlı kitabını aldım,bu kitapta da bazı yönetmenler anlatılmış ve bu kitabı da tavsiye ederim.Bu kitapta yer alan bazı yönetmenlerde alıntılar yapacağım.
Krzysztof Kieslowski(Alin Taşçıyan yazısından alıntı)
1941 Varşova doğumlu.Özel yaşamını,ailesini gözden uzak tutumuş ve biografilerde yer almamış.Ancak kendisi karamsarlığını melankolik bir çocuk oluşuna bağlamış ve şu açıklamayı yapmış
'Daha çok melankolik bir çocuktum.Benim için şeyleri böyle görmek çok doğal.Büyük bir olasılıkla eğitime yada kalıtıma dayalı bir özyapı niteliğidir Kim Bilir? Doğuştan gelen karmaşık şeyler bütününe dayalı.Bunlar sizi biçimlendiren deneyimler,belki hiç tanımadığım büyük ebeveynlerimkiler.Çocukluğumda,Polonya'da okuyor,futbol oynuyor,velosipede biniyordum.hatta kayakla atlama şampiyonuydum,ama geçirdiğim kazadan sonra bırakmak zorunda kaldım.Ne zaman bir şey yapsam,hep şöyle diyecek biri olurdu:Hayır bunu yapma! Sonra çok sık hastalanırdım.Babamda.Onu hastaneden hastaneye,kentten kente taşırdık.Çocukluğumdanberi eğretilik izlenimi taşırım,sanki sürekli açık bir gardaymışım.Hep bir yere giderdik:Valizlerimi hazırlardım.valzlerimi boşaltırdım.Hiç bir şey bana ait değildi,geçiciydi.Ve 15 yaşıma babamın ölümüne dek sürdü'
16 yaşında Sanat okuluna girer.1962 ye dek tiyatro tasarımı görür.3.başvurusunda devlet Tiyatro ve sinema okuluna kabul edilir.... |
|
|
|
| | | |