 |
 |
| cAfé Beyazperde |
| Gelin, sinemayla ilgili olsa da, Beyazperde.com Forum Alanlarının konusu dışında kaldığı için yazacak yer bulamadığınız yazışmaları bu serbest alanda sürdürün! Serbest dediysek diğer kurallar değişmedi elbette: Nezaket sınırları içinde kalacağız, kişisel ve sinemayla ilgisiz mesajlar atmayacağız... vs... vs... |
|
| 3283 kez okunmuş / 111 cevap yazılmış > Son cevap 08.07.2008, 17:40 |
|
okaliptus80
|
|
| 'Radyo Günleri'nde 'Bellisima'...
Mihail Kalatozov ve meşhuur ''Leylekler Geçerken''...Çok değil 2000'lerin hemen başı olmalı. Sovyet sinemasına yönelik kafamda tasavvur etmiş 'toplumcu' önkabullerin de etkisinden olsa gerek, ufak ölçekli bir şaşkınlık ve sendeleme geçirmiştim. Zira film alabildiğine 'bireyselin' ve lirizmin engininde kulaç atmaktaydı. (Anna Magnani'yi andıran fiziğiyle esmer güzeli bir hatunun, ateşli bakışlarını hatırlıyorum..İsmini bir türlü çıkartamadım.) Açık konuşmak gerekirse henüz Tarkovsky sinemasına dahi genel amentüleri ile müşerref olmamanın ötesinde, nedense -kablelvuku- Potemkin Zırhlısı demlerine yerleştirmiştim filmi kafamda. Oysa 60'ların başına dek uzanmaktaymış. Edindiğim bilgilere göre Hrusçev dönemi ile başlayan görece bir 'detant' ve revizyonist politikaların etkisinden cesaretle mütevellit çekilmiş olan Leylekler Geçerken, Cannes'de Altın Palmiye'yi bile almıştı.. Sovyet Sinemasıyla olan münasebeti ''Ekim'' (Oktiyabi), ''Grev'' ve ''Ana''lar ila; Einstein, Pudovkin, Vertovlardan müteşekkil olan ben, bu dönemi de inceleme altına almıştım. Yeni bir sinemacılar kuşağı ortaya çıkmıştı: Tarkovsky, Paracanov, ''Askerin Türküsü'' ile Çukray ve serimde yazdığım yönetmen... Bunlar ''döneminin'' genel yerleşkesi ile de orantılı olarak eskinin toplumcu ve didaktik sineması yerine, daha bireyselci, yer yer mistik ve estet yönü ağır basan çalışmalara; bazı bazı da -Ayzenştayn'ın yaptığı üzere- tarihsel fresklere meylediyorlardı. (Hayli tepki de almışlardı bildiğiniz gibi. Tarkovsky'in kimi filmleri, 'Gulag Takımadaları' ve 'İvan Denisoviç'in Bir Günü' adlı romanların akıbetine uğrayacaktı ülkesinde.) Bu, Sovyet gerçekçiliğinin müteveffası mıydı?
Serimi bağlayalım artık..Sanat sanat için midir, sanat toplum için midir? Yüzyıllarca insanları meşgul etmiş kadim bir mesele adeta! Sanat ve sanatçı, 'çağına tanıklık etmek' zorunda mıdır? Ben bu konuda sekter değilim. Kişisel fikrim, sanata gem vurulamayacağı ve sanatçının istediği alanda serbestçe at koşturabileceğidir. Sinemacılar, gerçeği ve toplumsal meseleleri işlerlerken, elbette kendi öznel duyarlılıklarını ve kişisel tarzlarını yansıtacaklardır..Yani sanatta belli kalıplara saplanıp kalmak gibi bir düsturum yok.
Sinema, çağına tanıklık etmeli midir?
Western filmleri, ''Far West''...Uçsuz bucaksız kanyonlarda nal sesleri, kementler..Bu janr (bu arada yazacaklarımın tamamıyla kişisel müşahadelerime dayalı öznel tespitler olduğunu düşeyim de..), New Deal'in hemen öncesi yıllarda yeni yeni kendini bulmaya başlayan ABD toplumunda, adeta bir ''meşruiyet'' sağlama aracıydı..İyi olan ''beyaz adam'' her vakit kazanmaktaydı..Yerlilerin hakettiği değeri kazanması çok sonraları gerçekleşecekti ancak. 19.yüzyıl Amerikası'nı kabataslak şemalarıyla okuyabileceğimiz eserlerdir klasik western tarzı: Boş hayaller kumkuması altın arayıcıları, Sanayi devriminin etkisiyle ülkeyi yeni yeni kateden trenyolları ve posta soygunları, yerlileri canından bezdiren bizon katliamları, sığır yetiştiricisi feodal aristokrasi bozmaları (bozma diyorum, aslında karma da diyebilirdim.ABD tarihinin miladı ve evrimsel gelişimi malumu alimiz.), işini bilen eyyamgüder şerifler.Liyakati ve düzeni temsil eden 'yıldız', Romanovların 'çift başlı kartalına' çalarcasına adeta baskının somut bir nişanesidir.
Bir anarko-sendikalist olan Andre Malraux'un iç savaştaki deneyimlerine dayanarak çektiği ''Umut'', Barcelona mahreçli Cumhuriyetçi sinemanın, Madrid mahreçli faşist mihver devletler sinemasına karşı kazandığı bir zafer olmanın ötesinde, çağının da tanığıdır.(bir festivalde altyazı neyim olmadan izlemiştim.Zerre İspanyolcam olmasa da hayli etkilenmiştim..İnanılmaz bir eser..) Fakat 39'daki iktidar, 40 yıl boyunca İspanya'yı cendereye hapsedecekti. Franco dönemi sineması, literatürlerde ''Haçlı Sineması'' olarak geçer arkadaşlar. Komşusunun 3 F sinde olduğu gibi burada da sinema, rejime hizmet etme niteliği taşımakta; milli / dini gelenekler ile 'şanlı' (!) tarihten beslenmekteydi. Bazı muhalif sinemacılar da yok değildi. Luis Bunuel'in -izleyemediğim- ''Ekmeksiz Toprak''ı, adeta karşı direnişin simgesiydi..Keza ''Gündüz Güzeli''; sizce de bu eser Claddio faşizminin 'püriten' yönüne bir başkaldırı değil midir? Claddio sonrası ispanya bir yandan demokrasiye geçişin sancılarını yaşarken, öte yandan da AET'ye girmenin ülkenin omuzlarına bindirdiği sorumluluklar ile tebelleş idi. Ayrıca 80'lerin ünlü sosyalist 'Marquez' hükümeti de pek ilaç olmamıştı bu şirin yarımadaya..İşte tüm bu hercümercin yarattığı bireysel/toplumsal örselenmeyi de hesaba katarsanız eğer ''Carlos Saura'' sinemasını kanımca daha iyi tahlil edebiliriz. Saura, çok ama çok hoş bir bayan olan Geraldine Chaplin ile beraber, bir yandan sabık Franco döneminin patriyarkal toplumunu, dini ilkelliğini ve 'kaypak' burjuvazisini yererken; ''El Dorado'' adlı çok meşhur filmindeyse bahsettiğim örselenmeyi ve iki arada kalmışlığı yansıtmaktaydı. Yani ''çağına 1.elden tanıklık etmiştir'' bu rejisörümüz. Ne dersiniz, Almodovar'ı da bu gelenek içerisine yerleştirebilir miyiz? Yani onun o harika renk cümbüşlü filmlerindeki ensest, eşcinsel, feminist temalar; o acı geçmişin faşizm-kilise eksenli baskıcı ve püriten geleneğine bir meydan okuma mı? Bunu hep düşünmüşümdür.Akla uzak gelmiyor.
V.Schlondörf, sanatını Alman toplumunun iki savaş arasındaki yoz durumundan, savaş sonrası reorganizasyona dek inşa etmiştir. ''Katherine Blum'un Çiğnenen Onuru'', ilk aklıma gelen filmi. Bir Heinrich Böll uyarlamasıydı aynı zamanda..'Teneke Trampet' filminde Dantziglere dek giden yönetmen, mezkur filmde ise savaş sonrası Almanyası'nın gelişen iktisadının ve büyümesinin yol açtığı manevi yıkımları konu almaktaydı..Çağının usta bir tanığıdır vesselam. Yine Emir Kusturica da nispeten bu damardan besleniyor gibime geliyor..(Bkz. Underground)..Fakat boşnak yönetmenimizin dili ve anlatımı daha ziyade -bürleske de kayan- 'bireyci' bir çizgide..Yerelden besleniyor o da.Ama 'evrensel' bir sinema yapıyor kesinlikle..Bu tartışılmaz! Fars, melankoliden hiçbir zaman eksik olmayacaktı Kusturica sinemasında. (Time of Gypsies) T.Angelopoulos -bizde Nuri Bilge karşılık gelir- son derece minimalist bir yaklaşımla mündemiç; Kavafis, Ritsos gibi ozanlardan neşet ettiği aşikar olan yereli, evrenselle ustaca harmanlayan, kâh Albaylar Cuntası'na tanıklık etmekten de geri kalmayan değerli bir yönetmen. Akira Kurosawa daha ziyade eski destansal mitleri modern bir anlatımla ele alırken; 'Ozo' sineması ise Hiroşima sonrası toplumun yaşadığı tahribatın canlı bir tanığıydı.. Bertolucci 68 geleneğini yansıtıyor dese de kimi sinemaseverler (canlı tanığıyım), alakası yok:)) Yine şahsi fikrimdir tabi. Benim çok sevdiğim ve edebiyat ile haşır neşir taifenin hayli tuttuğu Ukrayna'nın medarı iftiharı addedilen Sergey Bondarçuk, kamerasını geçmiş yüzyılların 'gravür' tadlı tarihi epiklerine doğrultacaktı..Rüstik sinema diye bir tabir yok ama bu da benden literatüre armağan olsun naçizane:) Martin Scorsese'nin filmleri her ne kadar bireysel eksenli değerlendirilse de; 1929 sonrası yaşanan depresyonun yol açtığı kokuşmuş ve grotesk toplumu, göçmenlerin ve zencilerin itilmişliğini, yoz tüketim kültürünü solumamak mümkün mü! Bizatihi ''sokağın'' tanığıdır üstad.
Dışavurumcu Alman ekolü ila Yeni Gerçekçi İtalyan yapımları, hep bir dönemin yıkım içerisindeki toplumuna ayna tutar. Yeni Dalga ise kıyasla ''günlerin köpüğü''ydü dersem bana kızmazsının umarım. (bir topiğimde çok ayrıntılı işlediğimiz için hemen geçiyorum.)
Yeterli bu sembolik örnekler. Tekrar ''subjektif'' görüşlerim olduğunu yinelemekte fayda görüyorum..Değerli arkadaşlarım, katılmadığınız noktalar olursa şayet, ama kırmızı çizgiler şeklinde ama daha soft seyreden..Saygı sınırları içerisinde belirtebilirsiniz.Bu beni memnun edeceği gibi, yanlış bazı kanaatlerimin üzerinde de sağaltıcı etki yapacak olması hasebiyle önemli. Zira 'resmi' tarihten çok çektiğim için, hiçbir bilgiye, kavramsal analize körü körüne bağlanmama taraftarıyım.Bilgi de peşin bağlanmacılık inanın bana 'faşizmdir'..
Yukarıdaki tartışmayı ''saklı'' tutarak, başlığın geneliyle de mütenasip aşağıdaki maddeleri 'filmler yazarak' açalım. Bir iki cümleyle..Eğer iştirak ederseniz sevinirim;
- Great Depression: Yani ''Kara Perşembe'', yani 29 buhranı..Hassaten ABD ile sınırlandıracağız gibime geliyor bu maddeyi..Sendikalar, paravan suç şirketleri, resesyonun getirdiği bozulmalar, 'underground' suç şebekeleri vs...Bu dönemi dolaylı yahut dolaysız fon alan filmler var. Tabi hepsini bilmiyorum.
- Femme Fataleler: Great Depression demek ''Kara Film''e giden yol demek. Ee kara film de ''Femme Fatale'' demek ama değil mi:) İçinde femme fatale'lerimizin endam ettiği nice film var. Yazabilirsek ne iyi olur. (De Palma'nın kulakları çınlasın)
- Sokaklar: Burada muğlak bir ifade olmasın. Bizatihi sokak damarından beslenen filmleri yazalım. Bolca cadde, sokak, çeteler..Unutmayın, ABD sokaklarda doğdu. Madem sokaklar, çeteler dedik; şu ''zenci'' sorununu, yahut sadece zencilerle de sınırlamayalım, ırk sorununu konu edinen çalışmalar da yazılabilir.
- Savaş Sendromu: Savaş sonrası sendrom yaşayan 'gazi'ler tematiği pek sık işlenmiştir 7.sanatımızda.
- Popüler Kültür, Tüketim Toplumu, Şiddet, Şov Dünyası ve Medya eleştirisi: Söze gerek var mı?
Son bir defa daha o değerli katkılarınızı esirgemezseniz bahtiyar kalacağım..Bu arada başlıktaki yazıya kafanız takılmış olabilir.Konuyla direkt bir ilgisi yok katiyen; belki de popülist ve kışkırtıcı bir saikle attım. Yahut kimbilir, bir protest 'Joan Baez' pop-folkuna eşlik eden nostaljik bir hissin tezahürüdür. Yani kaale almayınız:) Saygılar ve iyi geceler olsun...
|
|
|
|
 |
|
|
|
cokseybilenkiz_
| 08.05.2006, 22:59 |
|
meşum kadınlar lola lola-der blaue engel 1930 -marlene dietrich kitty-the publıc enemy 1931-jean harlow lulu-la chıenne(kancık)1931-janie mareze şanghay lili-şhanghaı express-1932-marlene dietrich julie mardsen-jezebel 1938-bette davis frenchy-destry rides agaın 1939-marlene dietrich hesther-the man ın grey 1943-margaret lockwood |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
cokseybilenkiz_
| 08.05.2006, 23:09 |
|
giovanna-ossessione 1943-clara calamai phyllis dietrichson-double ındemnıty 1944-barbara stanwyck helen grayle-murder,my sweet farewell my lovely 1944-claire trevor cora smith-postacı kapıyı2kere calar1946-lana turner kitty-the kıllers 1946-ava gardner gilda-gilda 1946 rita hayworth |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
LarsVonTrier
| 09.05.2006, 00:35 |
|
Ellerinize sağlık hocam ! İlerde katkılarımın artacağını umduğum topice alt başlıklar eşliğinde birkaç filmi hatırlatmak isterim.
Şov Dünyası ve Medya eleştirisi, " Bir rüya için ağıt " ..bu filmde Ellen Burstyn'e 1 milyon defa oscar verebilirim.zaten üstlendiği rol alt konu başlığımızla alakalı değil mi? daha iyi oyanayan olur muydu? bilinmez..
Irk Sorunu : "american history x " filmini izlediğimden beridir,ırkçılık deyince aklıma hep ed Norton ve bu film gelir.ah Tony Kaye nihayet yeni filmlerinin haberini aldık !
Sokaklar : " Tanrıkent".. evet bu filme ne yorum yapılabilir ? ! işte sokakların,varoşların,kenar mahallelerin iki çocugu iki farklı hayata nasıl sürüklediğinin resmidir ! pekte iyi filmdir.
Savaş Sendromu : Pek gururluyum vereceğim örnek için.türk filmi olduğu içindir bu gurur ne dersiniz? " Yazı Tura ".. Şeytan Rıdvan ve Hayalet Cevher'in farklı hikayelerinin ortak noktası ne acı !
Femme fetale : sen yok musun julia ormond ! " sibirya berberi " filminde beni ve tolstoy karakterini kendine aşık ettin.
Buhran : " cinderella man ".. filmi beğendim mi bilmiyorum ancak aklıma ilk gelenleri yazıyorum bu defa.zaten mühim olan buhran deyince buhrandan sonra yaşananların drama eşliğinde bize sunulmasıdır.bu filmde sendikalar,açlık,muhtaç olmak kavramlarına rastlayabiliriz.zaten j.braddock isimli boksörün hayat hikayesi anlatılmaktadır.yaşanmış bir krize yaşanmış hayatlardan örnek !
biz biliyoruz ankara nere istanbul nere , filmlerle pekişsin..
|
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
cokseybilenkiz_
| 09.05.2006, 11:49 |
|
çeteler: lıttle caesar 1930 yön:mervyn leroy bu film hem bir ganster filmi ,hemde arka fonuyla büyük buhranda insanların davranışlarıyla ilgili
meşum kadınlar: gun crazyyada diger adıyla (deadly ıs female)ölümcül kadın 1949 yön:joseph h.lewis bazılarına göre (a bout de souffle)ilham veren film .hikayenin çıkış kaynagı ise 30ların ünlü banka soyguncuları bonnie parker ve clyde barrow.senaryoyu takma isimle yazan kara listedeki dalton trumbo .annie lauria starr roünde peggy cummins ona egzotik dogu masallarında ve 2.sınıf filmlerde oynayan john dall,bart tare rolünde eşlik ediyor |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
cokseybilenkiz_
| 09.05.2006, 12:07 |
|
benim kovboy filmlerim : çocukken tvde izlememe izin olan filmler çok sınırlıydı her türden yasaklı filmler vardı 2tür hariç vesternler ve bilimkurgu .ne oynarsa oynasın izlememe izin vardı .kovboy filmlerini hala izliyorum ama artık seçiçiyim örneğin iyi beyazlar kötü ve vahşi yerlileri kesiyor cinsinden bir şeyi asla izlemem .bunun yerine aşagıdaki gibi filmler izliyorum.
shane:1953 yön:george stevens aslında shane filmin esas kahramanının adı bizde vadiler aslanı diye biliniyor ,sakıncası yok bence hoş bir isim .öykü basit :küçük bir kasaba ,küçük çiftciler yaşıyor-van heflin,in canlandırdıgı gibi karısı ve bir oglu var.diger taraftada çiftlik sahibi ve amacı küçük toprakları kendi arazisine katmak bunun için herşeyi yapmaya hazır.bu durumda kasabaya alan ladd(kendisi kısa boylu şarışın bir oyuncu) suretinte gelen shane kimin tarafını tutar dersiniz tabiki kötülern degil ama bakalım dövüşmek istiyormu yada onu kim kalmaya ikna edebilir filmin belkide en dramatik ve güzel sahneleri küçük oglan ve shane arasında gecenler. benimde en sevdigim degilsede ne zaman görsem sonuna kadar izlemeden duramadıgım bir film |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
cokseybilenkiz_
| 09.05.2006, 12:18 |
|
savaşın coçuklar üzerindeki etkisi hotaru no haka :ateş böceklerinin mezarı 1988 yön:ısao takahata
savaş en çok masumların canını yakar ,ne oldugunu anlamadan savaşın ortasında kalırlar küçük cocuklar gibi 2.dünya savaşı sırasında köylerinin bombalanması sonucu kimsesiz kalan iki cocugun hikayesidir bu .tamamiyle cocukların gözünden anlatılır, gazi veya şehit sayılmaz cocuklar ama en cok acıyı onlar ceker bence sanıyorum |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
DOKTORJIVAGO
| 09.05.2006, 15:59 |
|
| Sevgili Okaliptus80 tebrikler ve teşekkürler.Yine içeriği çok zengin bir başlıkta buluşturmuşsun değerli üyeleri.Sokaklardan beslenen filmler denince aklıma hemen fellini'nin la strada(sonsuz sokaklar ) filmi geldi.Zampano(anthony quinn) ve masum,ezik,sessiz gelsomina(giulette masina) arasındaki film boyunca sokaklarda geçen gürültülü ilişkiyi ana eksene oturtan bu yapıt fellini'nin en başarılı eserlerinden birisi,bence.Guilette masina'nın bence sinemanın en iyi bayan oyuncu performanslarından birisini verdiği film.Filmin geçtiği her sokağa hüznün sindiği,masumiyetin yavaşça kaybolduğu bir başyapıt. |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
DOKTORJIVAGO
| 09.05.2006, 16:15 |
|
| Savaş sonrası gaziler deyince yerli yazayım dedim de aklıma yazı-tura geldi Uğur Yücel'in.Kenan İmirzalıoğlu ve Olgun Şimşek başta olmak üzere birçok yetenekli oyuncuyu kadrosunda barındıran bir film.Şahsım adına söylemek gerekirse ben başarılı bulmuştum bu filmi.Yönetmenin sömürüden itinayla kaçtığını ve izleyiciyi düşünmeye davet ettiğini savunuyorum.Toplumca yüzleşmemiz gereken olgular masaya yatırılmış... |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
DOKTORJIVAGO
| 09.05.2006, 16:27 |
|
| Medya eleştirisi:Network...Sidney Lumet'in usta ellerinden çıkmış bu film.Bana göre amerikalı yönetmenler arasında en sağduyulu isimlerden birisi.Sosyal eleştiri filmlerinin usta yönetmeni.William Holden,peter finch,faye dunaway başrolde.Gerek metinsel zenginliği,gerek oyunculukları,gerekse medyaya özellikle tv dünyasına yönelttiği acımasız eleştirileri ile hem medya temalı filmlerde hem de Lumet filmografisinde bir hayli öneme sahip bir yapım. |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
DOKTORJIVAGO
| 09.05.2006, 17:06 |
|
| Yine medya dünyasına,insanların içerisinde kaybolduğu sanal dünyaya özgün bir bakış açısı getiren Videodrome da anılabilir bence.80'lerdeki video çılgınlığının beraberinde şiddeti de getirdiğini savunan cronenberg bunun birtakım nevrozlara sebebiyet vereceğine işaret ediyordu. |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
DOKTORJIVAGO
| 09.05.2006, 17:21 |
|
| Great depression:To Kill A Mockinbird...harper lee'nin romanından robert mulligan'ın elleriyle uyarlanan bu film 1930'lu yıllarda ülkenin güney kesiminde avukat bir babanın küçük kızının gözünden anlatılan film o zamanki ekonomik buhrandan ziyade sosyal yozlaşmayı konu ediniyordu.Aynı zamanda bu film ırk ayrımcılığı üzerine yapılan çalışmalar içini de dahil edilebilir. |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
okaliptus80
| 09.05.2006, 17:39 |
|
Hepinizin eline sağlık. Aklıma çok film geliyor ama bugünlük iki tane yazmakla yetineyim:) Ben de sizler gibi tercihlerimden birini yerli sinemadan yana kullanacağım.
-önce 'Great Depression' yıllarından bir film örneği;
''Postacı Kapıyı İki Kere Çalar''
Aslında Bob Rafelson'un bu filmi, bizatihi Kara Perşembe çalışması değil bildiğiniz gibi. Fakat bizler, J.Nicholson ve Jessica Lange arasındaki entrikalar yumağına ve o baş döndürücü nüanslara binaen, dönemin getirdiği etik ve insanı değerler ''aşınmasını'' soluyabiliyoruz..Yani dönemi merak edenler açısından, bir nevi turnusol kağıdı işlevi görüyor bu film Mutlaka izlenmesi gerekiyor bence.
-Bir de ''femme fatale'';
''Zambaklar Açarken''
Filmdeki 'Suzan Avcı', değme femmelere taş çıkartır. |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
DOKTORJIVAGO
| 09.05.2006, 18:04 |
|
| Savaş sonrası sendrom denince aklıma birbirinden yetenekli oyuncuların rol aldığı,benim de çok ama çok sevdiğim 'deer hunter' filmini anmak istedim.3 saatlik bu şahane filmin her yanı Michael Cimino'nun müthiş işçiliği ile donatılmış,her yanı müthiş oyuncuların gövde gösterisine dönüşmüştür.Nefis düğün sekansını kim hatırlamaz ki...'tek atış' tabirini kim hatırlamaz ki...gelinliğe dökülen şarap damlasını kim hatırlamaz ki...av maceralarını,ölüm-kalım mücadelelerini,rus ruletini...Daha neler neler... |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
zigwz
| 10.05.2006, 02:14 |
|
okaliptus80 yine kendine yakisan derecede iyi bir forum açmissin.Tebrik ederim.Bu forumun bir süre sonra müptelasi konumuna gelebilirim.Aynen korku filmleri forumundaki gibi.Öncelikle Great Deppressiondan bahsetmek istiyorum Great Depression;Eraserhead:Lynchin temasi direk olarak Buhranli dönemi vurgulamasa da yasanilan zamanin konumu insani düsündürüyor. Femme Fatale;Body Double:Kathleen Turner'in ilk filminde böyle ustalikla "femme fatale" karakteri çizmesi Turner adina olumlu.Ayrica filmin ne kadar basarili bir Film-Noir olduguna süphe yok. Streets;Mean Streets:Scorseseden tedirgin edici sokaklar.Borç bataginda yüzen insanlar,çetelesmeler,kan,siddet ve ask örgüsü.Oldukça iyi bir De Niro performansi ve ileride usta olacagini belli eden bir Scorsese. Populer Kültür;Network:insanlarin kendi popüler kültürünü kendi seçtigi,bir tv elestirisi aslinda popüler kültürün yozlastirdigi insan grubu.Bir süre sonra insanin gözünü bürüyen Reyting hirsi. Irk Sorunu;Guess Who's Coming To Dinner:Bir süredir birlikte olan siyah-beyaz bir çiftin aileleriyle tanistirilmasi sirasinda çikan tartismalar ve durumu kabullenememe.Her ne kadar ailelerin çagdas görüs altinda birlestiginin alti çizilse de. Savas Sendromu;Casualties Of War:Bu De Palma filminde savasin bunalttigi bir ortamda bir askerin vicdaninin son dereceye geldigi ve bütün bu saçmaliklara dayanamadiginin göstergesi,etkileyici bir film |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
abuhayat
| 10.05.2006, 02:52 |
|
Savaşın yarattığı tahribatın sinemayla dillendirilen örnekleriyle ve bu konuyla ilgili verilen kronolojiyle renklenen güzel topiğe çok taze bir kısa metraj yapımla katılmaktan mutluluk duyacağım.Savaşa dair yaşanmışlıklar hep geçmişten anılarla hatırlanıyorken bugün halen savaşın ana rahmi gibi beslendiği amerikaya itafen bir yapımdır. Barry ne diyor:Simon Robson(yönetmen)Amerika birleşik devletlerinin savaşa karşı doymak bilmez bir iştahı olduğunu düşünmektedir.Robson,ABDnin 50'lerden beri sürekli savaş açtığını anlatır.Bu defa savaş terörizm üzerinedir.Fakat Robsonun görüşü aslında bunun Amerikanın dünya egemenliğine direnişe karşı bir kampanya olduğu ve bunun Amerikan silah satıcıları tarafından ateşlendiği şeklindedir.Robson bunun Birleşik devletler başkanlığını ele geçirmiş bir savaş ortaklığı olarak nitelemektedir. Herşeyi çok güzel anlatan bir slogan cümleyle bitmiştir:Faşizm sadece Hitler demek değildir! Saygımla.. |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
cokseybilenkiz_
| 10.05.2006, 11:37 |
|
büyük buhranı kendine fon olarak alan bir müzikal . gold dıggers of 1933(altın arayıcıları 1933)yön:mervyn leroy aç kalmamak için herşeyi yapan bir grup (terbiye dailinde tabi filmi izleyenler bilir) broadway kızının hikayesi müzikal deyip burun kıvırmayın bazı eleştirmenlere göre 30lu yıllarda hollwood,dan çıkan en sert filmlerden biri |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
okaliptus80
| 10.05.2006, 17:19 |
|
En kral arkadaşım İbrahim Cura Şimdilik bir romanda tebdil yaşıyor. Kankırmızı serüvenler deneyerek Din iman tanımıyor ara sıra. Sövüp sövüp güzelce kirlenerek Amok çılgınlığına bulaşıyor. ...
- Savaş Sendromu: ''Shell Shock'' derlermiş sevgili arkadaşlarım, Vietnam Savaşı ile özdeşleşmiş sendroma..Pesimizm, rakı anasonu gibi hücrelerinin en ücra köşesine yerleşir; en doğal reflesklerin dahi sana ihanet etmek için birbiriyle yarışır; ölüm ve intihar neviinden habis düşünceler, hababam geçit resmi yaparmış muhayyilende. Hayatımda en sevdiğim ve kendime yakın hissettiğim karakter Jake Le Motta'dır. (Raging Bull) 2. sırayı da ''Travis Bickle'' alır herhalde..Yukarıdaki teşhisler, kokuşmuş topluma duyulan -çokça da içgüdüsel tabanlı- öfke ile de birleşince, bize de bu ''gazi''nin, Travis'in eşsiz yolculuğuna eşlik etmek kalıyordu.. Öyle bir film ki, benim bile sesimi kesmiş durumda şu an..Söze möze gerek bırakmıyor.
Ah şu ''prozac'' toplumu! |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
okaliptus80
| 10.05.2006, 18:04 |
|
Başlıkta tırnak içerisine alınmış ilk ibarenin, nostalji bezeli bir 'Woody Allen' filmi olduğu dikkatlerinizden kaçmamıştır..Madem öyle, kendisiyle devam edelim.''Sokaklara'' çevirelim rotamızı yine, auteur Yeni Dalga mensubu yönetmenler gibi.
''Manhattan'' / 1979
Woody Allen, vakti zamanında sanki düdüklü tencerenin tazyiki şiarını kendine misyon edinmişcesine işler yapıyordu. Yahut ben vesvese yapıyorum. Son yıllarda çizgisi hayli 'konformizme' yöneldi deniyorsa da, o hiçbir zaman antikonformist olmamıştır kanımca. Ha, sisteme yönelik tenkitler diyecek olursanız, 'zahiri' birer görüngüden öte anlam teşkil etmez nazarımda..Postmodern entellektüel göndermeler! Güzelim Jane Fonda'yı hatırlayıverdim.
Manhattan, değerli arkadaşlarımın verdiği sokak örneklerinden biraz daha farklı seyretmekte..New York'un göbeği olan bu yeri bolca sokak, bulvar teneffüs etmek mümkün..Yani o damarı veriyor emin olun. NewYorker 'fars' mizahçısı entellektüelimizden, Annie Hall tadında bir çalışma..Meraklılarına tavsiye ediyorum. |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
DOKTORJIVAGO
| 10.05.2006, 21:38 |
|
| Sokaklar ve ırkçılık;clockers isimli bir film var spike lee'nin.Yönetmenin filmlerinde sertçe işlediği ırkçılıktan bu film de nasibini almıştır.Hem sokaklar,hem de ırkçılık başlığına sokulabilecek bir film. |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
|
|
cokseybilenkiz_
| 11.05.2006, 13:14 |
|
medya eleştirisi: the big carnival:büyük karnaval 1951 yön:billy wilder pek çok büyük şehir gazetesinden kovulduktan sonra solugu new mexico,daki yerel bir gazetede alan chuck tatum(kirk douglas) toprak kayması sebebiyle kayaların altında kalan bir madencinin kurtarılmasını diger gazetelere haber atlatmak için geçiktirir. ve bu suçuna şerifi ve madencinin karısınıda alet eder. herşey tahmin edilecegi gibi feci bir şekilde sonuclanır .yarım asır öncesinden medyaya cepheden saldırı |
|
|
|
|
 |
|
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın.
|
|
| | | |