Türkiye'nin en çok, dünyanın 8. en çok okunan Sinema sitesine Hoşgeldiniz.
Ana Sayfa Sinekritik Sinemasal Sinegişe Pek Yakında Haberler Arşiv Forum BeyazPerdem Fragman TV Tv-Dizi
Forum Ana Sayfa   |  Forum Cevaplarım   |  Forum Mesajlarım
Mesaj Kutum   |   Film Listelerim
cAfé Beyazperde
Gelin, sinemayla ilgili olsa da, Beyazperde.com Forum Alanlarının konusu dışında kaldığı için yazacak yer bulamadığınız yazışmaları bu serbest alanda sürdürün! Serbest dediysek diğer kurallar değişmedi elbette: Nezaket sınırları içinde kalacağız, kişisel ve sinemayla ilgisiz mesajlar atmayacağız... vs... vs...
1734 kez okunmuş / 62 cevap yazılmış > Son cevap 17.08.2008, 01:11   
okaliptus80  ÜYE Profili   WEBMesaj ile özelden konuş
7. Sanatta ‘Feodalite’ vs. ‘Burjuvazi’

Sinema/tarih meyanında nicedir açmak tasavvurunda olduğum bu topik; birbirinin 'ardılı' olarak tarih sahnesinde büyük rol oynamış, ve bir tanesi hâlâ oynamaya dev.m eden 2 toplumsal sınıfın (ve karanlık Engizisyon dönemlerinin), sanata/sinemaya olan aksisedasını dert edinmektedir.
Yazımı bu defa mümkün olduğunca uzun tutmamaya gayret edecek; branşım .tibariyle ve de ana metin olması hasebiyle genel bilgiler eşliğinde kaleme alacağım. Buna ve perfeksiyonist (mükemmelliyetçi) hallerime artık antremanlı olduğunuzu düşünüyorum :)

Beyazperdenin geniş evreni, "feodalite", "aristokrasi" ve "burjuvazi"yi çağına ait çeş.tli rükünler ile beraber epeyce misafir etmiş ve etmektedir. Bu tarz eserlerde/filmlerde, tarihi gerçekleri ve olayları aslına uygun bir şekilde ve döneme sadık kalarak verebileceğiniz gibi; bilakis seyircide "tatlı bir rüya" tesiri yaratacak veçhiyle de sunabilirsiniz. Aradaki çizg. tıpkı hayatın rengi gibi "gri"dir. 7. sanatın ufuk çizgisi öyle geniştir ki arkadaşlarım, hangimiz onu salt siyah yahut beyaz tonlar ile tahd.t altına alabiliriz değil mi! Hem sinema bir yönüyle de 'yanılsama' değil midir? Zaman ve mekansal olarak misal, bire bir gerçeklikten münezzehtir. İzleyen kişi o dönemin sanat-kültür hareketleri, sosyal yaş.mı, pol.tikaları... üzerine azıcık da olsa bilgi ve fikir sahibi olabiliyor ise, bu da ilaveten bir kazançtır. Ben bu şekilde düşünüyorum.
Zaman içinde bir yolculuğa çıkalım!

Bir çoğumuzun bildiği ancak yine de kaleme almak istediğim aşağıdaki yazılarım kiminize s.k.cı ve k.tipiyoz gelebilir belki, pek önem atfetmem. Ancak asıl hedef k.tlem olan arkadaşlarımca ilgiyle okunacağına da inanıyor, inanmak istiyorum. Pazar tatilimden feragat ederek kaleme aldığım ve az önce son rötuşlarını yaptığım bu başlığımdaki yazılarımı; sinema dışına çok çıkmamak kaygısına istinaden genel tutup, ortaokul seviyesinde aktardım.
(Verilecek film örneklerini daha iyi anlayabilmemiz için bu bilgiler önemli bence.)


'Feodalizm' ve 'Aristokrasi' üzerine ;
Söz konusu sınıfın, Antik Roma ve Yunan dönemindeki görünümünü işleyen örnekler bir yana (kökeni etimolojik açıdan da o dönemde yatar); esas üzerinde durmak istediğim aralık 'Ortaçağ Avrupası'...
Ortaçağda devletler, s.teler (şehirler) halinde örgütlenmiştir bunu bileceksiniz. Ulus-devlet ve yekpare bir bilinç çok sonraları oluşacak.
Bu örgütlenme ağı ise genel olarak 4 tabaka halinde zuhur etmekte:
- 'Serfler'; yan. tarım ile uğraşan ve üstüne sıdkı sadakatle bağlı halk yığınları. (aradaki ilişkiyi 'vassallar' sağlamakta.) Serfler bizdeki reayaya tekabül ediyor. Bu sınıf, bir süre sonra gelen karışıklıklar ile kazan kaldıracak ve bir alt maddede yazacağım sınıf ile ortak paydada hareket ederek bir dönemi, çağı nihayete erdirecektir. Senyörlerle arasındaki zımni ilişkiler ise günümüz temsili demokrasilerin örneği gibi gelir bana hep.
- 'Ruhban sınıfı' & 'Kilise' ; Eski Anadolu uygarlıklarındaki rahip/kral durumlarını hatırlayınız lütfen!
- 'Senyörler' & 'Krallık erkanı' ; Hiyerarşik yapılanmanın en üstünde yer alan tabaka. Halk ile aralarındaki ilişki kopuk ve menfaate dayalı olan bu sınıf, yine bende seçen ve seçilmişler arasındaki ilişkilere binaen, günümüze dair okumalara teşne bir sevda oluşturmakta :) O dönem filmlerini gözünüzün önüne getiriniz ve tahayyül ediniz lütfen bu derebeylerinin konaklarını, şatolarını... Yüksek rakıml. tepelerde inşa edilmiş olup, etrafı doğal ve yapay surlarla çevrilmiş yal.tılmış bölgeler... İstanbul'un bazı kalburüstü semtlerini şöyle bir gezerseniz efendim, mer.mımı daha iyi anlayacaksınız :)
- 'Şövalyeler'; bu da döneme a.t filmlerin alametifarikası herhalde. Ne zaman böyle bir film izlesem, saray ricalinin önünde secde edip yeminini, sadakatini sunan "Aragon"lar beklerim. 'Kerameti kendinden menkul' kilise kurumunca onurlandırılarak, payeler bahşedilerek bir baskı unsuru olarak kullanılmıştır özünde şövalyelik kurumu. Baskı derken; gerek isyan tohumları çıkaran halk, gerekse öteki milletler nezdinde... Son tahlilde tamamen Hıristiyanlık kültüne a.t bir öğedir şövalyelik... (Alexander Dumas uyarlaması olan 'Üç Silahşörler' akla geliyor hemen.)
Dünyevi işlerle haşır neşir olduğu bilinen kilise kurumu ise şimşekleri üzerine çekmekte gecikmeyecek; ve bu da mezhepler bölünmesiyle sonuçlanan 'reform' hareketlerine neden olacaktı. Sinema bunu çok kullanmıştır biliyorsunuz. Az sonra sunacağım bir iki örnekte göreceğiniz üzere...

İşte arkadaşlar, feodal.te döneminde geçmekte olan sanat eserlerinde aşağı yukarı bu şematik gözetilmektedir. Verilecek film örnekleri de bu meyanda ele alınacaktır kısa kısa. Biraz daha farklı örnekler de var elbette.
Mesela bu ilişkiler, 'dönemindeki' sanat eserlerine nasıl yansımış diyecek olursanız (ki bunun uzmanı sevgili Levent'dir; ben ancak tarih konusunda kendimi yetkin sayarım) ilk aklıma gelenler şunlar olur: Tabi burada plastik sanatlardan, edebiyat ve teatral eserlerden bahsediyorum. O dönemler sinema nerdeee!... İlk elden resimler ve dev freskler geliyor akla. Çoğunda döneme ilişkin rituelleri okuyabilmek mümkün. Daha sonra Dante ve 'İlahi Komedya'sı: Cennet, Cehennem ve Araf olmak üzere 3 kısımdan müteşekkil bu eserde Dante, kimi yönüyle Rönesans ve poz.tivzminden kaçışı; kimi yönüyle de erdemin yüceltilmesini verir. Kilise ve toplum ilişkilerini ortaya serer. Kısaca geçiyorum ana konumuz olmadığı için. Yine 'Pieta' resimleri (acı çeken Meryem figürlü) geliyor akla, kilise kurumuna ve inançlara bakış ile alakalı...
XIV. Louis dönemi ise mutlakiyet ve monarşinin belki de en zincirinden boşandığı zaman dilimine karşılık gelir. Restorasyon dönemleri bile yanında melaike kalır yani. Of ki off! Günümüzdeki iktidarlar nasıl ki sanatı bir meşruiyet sağl.ma aracı olarak kullanıyor iseler, o dönemde de böyle olduğunu ve bazı sanatçılara ısmarlama eserler sipariş edildiğini iyi biliyorum alanım olduğu için. Sanat, iktidarın emrine seferber ediliyor uygun deyimle. Ne acı bir durum sanata vurulan bu pranga! Yabancısı değiliz bunların biz!
Moliere oyunlarını unutmayalım. Üst sınıfları ve soyluları hicveder.
Elbette ki binlerce sonenin sahibi büyük üstad W. Shakespeare... Bu dev sanatçı, eserlerinde aristokrasiyi ve dönemin kalıplarını çeş.tli yönleriyle masaya yatırır. Arkadaşlarım, bir şeye dikkat! Shakespeare'nin tarih sahnesine çıktığı anlar, burjuvazinin hızlı yükseliş dönemine karşılık geldiği için tüm ilişkiler daha da sertleşmiş ve keskinleşmiştir. O da bunu eserlerine aynı sertlik ve keskinlikte yans.tmaktan imtina etmemiştir. 1. Elizabeth'in şahsında belirginleşen döneme özgü hırs, iktidar olma, intik.m, ölüm gibi kavr.mları dert edinmiştir hep dikkat ettiyseniz. Karamsardır Shakespeare tiyatrosu. Anlattığı şeyler hâlâ çok evrenseldir.


Şimdi de sinemaya dair birkaç yansıma; (ilk aklıma gelenler)

- 'Die Nibelungen' (Fritz Lang, 1924.)
Fr.tz Lang'ın dışavurumcu üslupla çektiği bu filmi çok net hatırlayamıyorum. Fakat böyle bir eseri pas geçm.mek kaygısıyla bu işlerin uzmanı bir hoc.mdan yardım aldım. Biraz kopyacılık yaptım yani :) Söz hoc.mda;
Nibelungen, dev bir destandır. Destanda sıkça karşımıza çıkan bir figür vardır: "Siegfried"
Eski Germen imp.luğunun mitolojik dünyası mistisize bir havada ele alınır. Büyük bir aşkı ve ölümü dile getiren Siegfried, zaferi ve barışı simgeler. Destan başından sonuna dek dönemin. kötümser bir havada ele alır: Tutku, aşk, cinayet, aile düşmanlığı...

- 'El Cid' (Anthony Mann, 1961)
Sağ olsun Business Channel sayesinde izleme şansına eriştiğim El Cid, feodal ortaçağa a.t bir gazavatname, yani kahramanlık öyküsü.
Kastilya krallığı için cenk eden bir savaşçının, akabinde maiyet değiştirmesi ve ismiyle müsemma bir el-cid, bir kurtarıcı olması anlatılıyordu halk nazarında. Bizi ilgilendiren kısım ise dönemine tuttuğu ayna.
* El Cid, döneminin sarsılmaz(!) derebeyi-vassal-şövalye bağlılığını gözler önüne serer. Vassalığın -bizdeki eski Kapıkulu sistemine karşılık gelir- yüceltilmesi de denebilir.
* El Cid, Endülüs Emevilerine yönelik Hıristiyan fütuhat hareketleri kanalıyla, bizlere bir tarafta Ortaçağ karanlığı, bir taraftaysa ilim beşiği olan Kurtuba arasında kıyaslama yapma ve karine çıkarma imkânları da sunar refiklerim.

- 'Merchant in Venice' / Venedik Taciri (M. Radford, 2004.)

- 'Cyrano de Bergerac' (Mel Ferrer'ın oynadığı siyah-beyaz versiyonunu izlemiştim TRT 2'de...)
Cyrano de Bergerac, aristokrasinin çöküş dönemlerine tutulan iyi bir perspektif. Küç.k soylular sınıfı mensubu olan Cyrano, nüktedandır, dobradır. Cengaverdir, maharetlidir. İyi kılıç kullanır. Filhakika cesurdur.
Filmi izlediğimde ilk düşündüğüm şu oldu: "Ayağa düşmüş l.n şövalyelik artık!" Eski şövalye sınıfı mensuplarını görürüz filmde. Bir de asillerle ve krallarla olan ilişkilerini... Güden ve güdülen durumları bahis konusudur. Yani arkadaşlar, lejyon ordularının, ateşli silahların yaygınlaştığı XvIII. yüzyıl Feodal Avrupası'nı alt okumalar ile önümüze sunar Cyrano de Bergerac. İspanyollarla, Kral Felipe'nin askerleriyle yapılan savaş sahneleri de teşhisime dayanaktır.

- 'Jeanne D'arc' ile ilgili kimi örnekler mevcut, bunları şimdilik 'imleyelim'.

- 'The Private Life of Henry 8' / 8. Henry'nin Özel Yaş.mı (Alexander Kodra)
Alexander Korda'nın bu filmini izleyemedim ama anmadan da geçemem. İzleyen varsa yazabilir. 8. Henry'nin özel yaş.mı dendiğine göre protestan-katolik çatışmalarından bahsediyor olsa gerek. Zira bu kralı, katolizmin amansız bir düşmanı olarak bilirim. Evlilik ve hanedan sorunları, kiliseden aldığı icazetler, akabinde Vatikanla ilişkilerini kesmesi... Dönemi, burjuvazinin de palazlanma dönemidir.

- 'İntolerance' / Hoşgörüsüzlük (D. W. Griff.th, 1916.)
Griff.th daha evvel çektiği dev freskte ırkçılık yaptığı için -haklı olarak- hayli eleştirilmiş; eleştirilere müteakip bir epik çalışmayla cevabını vermiştir: Hoşgörüsüzlük...
Film çeş.tli bölümlerden oluşur. Konumuz hususuyla bizi ilgilendiren kısmı 'Sa.nt Barthel.my' katli.mı... Katli.m, reform ve mezhep bölünmeleri dönemi Fransasında geçer. Değerli arkadaşlarım, Fransa ve İspanya o dönemlerde de Katolizmin kaleleriydi. Dolayısıya reform hareketlerine karşı yürütülen 'Karşı-reform' dalgasının başını çekiyorlardı. Söz konusu kıyım, bizzat protestanları yani reformcu kanadı hedef almaktaydı. Yönetmen adeta tarihi bediiyat ile, sanat ile harmanlayacak; gövde gösterisinde bulunacaktı.
Güya demokrasinin beşiği addedilen bir ülkede! (...)

- 'Luther' (Eric Till, 2003)


xxx


'Burjuvazi' üzerine ;
Feodal dönemde devletlerin ve yaş.mın asıl kalbinin şehirlerde attığını söylemiştim. Ve burası da hani adeta çıf.tçı çarşısı gibidir. (yüksek bürokratlar, senyörler, ruhbanlar, zanaatçılar...) İşte burjuvazinin temelleri de bu ort.mda atıldı. (zira burjuvanın köken olarak şehirli zengin manasına gelmesinin kaynağı da işte budur.)
Şehre yerleşen bu kast, esas olarak ticaret ile uğraşmaya, sanat-kültür hareketleri ile ilgilenmeye başlar. Böylece yeni bir sınıfın temelleri atılır. Her neyse, kısaca değinirsem bu yeni kast, aristokrasiden bazı açılardan ayrılmaktaydı. Aristokrasi (ve derebeylik) biliyorsunuz ki "statükoculuğu" temsil etmekte olup, dışa kapalıdır. Burjuvazi ise üstad Marx'ın da dediği üzere özünde devrimci ve "revizyonist"dir. En azından köprüyü geçinceye kadar diyeyim! Dışa kapalı değil, bilakis kompradordur. Bir de aristokrasinin gölgesi ve baskısı altında yaş.mı ekleyin; varın iki sınıf arasındaki husumeti hesaplayın!
Manifesto'da "denilen odur ki burjuvazi ile halk uzlaşmaz olmuştur." yazar. Bu, sanayi devrimi ertesine bir göndermedir. Bu teşhisi aristokrasinin tarihin çöplüğüne atılması arefesine uyarlarsak, " denilebilir ki burjuvazi ile aristokrasi birbiriyle uzlaşmaz, bağdaşmaz olmuştur!" diye bir ibare çıkar :)
İki sınıf arasındaki bu husumet açık bir nizaya dönüşecek ve o meşhur ihtilâl gelecektir: 1789 devrimi. Burjuvaziye sosyalist literatürde devrimci denmesinin sebebi tam da bu ihtilâldir. Daha sonra (Sanayi Devrimi ve deniz aşırı sömürülerle beraber yani) uzlaşmaz/bağdaşmaz olacağı halk yığınları ile ilk ve son kez kurduğu ittifak sonucu, soylu sınıfın tarihin çöplüğüne atılmasını sağl.mış ve özerkliğini kazanmıştır sözü edilen sınıf. 1830 ve 48 olayları ila ünlü 'Paris Komünü', işte bu bağdaşmazlığın ilk elden tezahürleridir.

20. yüzyıl ise burjuvazinin refaha erdiği, iyiden iyiye başat unsur konumuna geldiği ve revizyonist yönünü y.tirdiği yüzyıldır. Verilecek film örneklerinde de daha çok bu zaman dilimindeki suretler konu ediniliyor. Meselenin daha da vuzuh olması için bir kez daha Karl Marx'a kulak kabartalım derim:
"...Burjuvaz., tarihte son derece devrimci bir rol oynadı. İktidarı ele geçirdiği her yerde feodal, ataerkil ve duygusal tüm ilişkileri yok etti. Feodal insanı üstlerine bağlayan tüm karmaşık ve zengin bağları acımasızca koparttı. O kadar pahalıya mal olan birçok özgürlüğün yerine (89 devriminin getirilerinden bahsediyor üstad.), tek ve acımasız bir özgürlüğü, 'ticaret' özgürlüğünü getirdi. İnsanla insan arasında, çıplak çıkardan, nak.t ödemeden başka hiçbir bağ bırakmadı.
Kısacası; dinsel ve siyasi yanılsamaların gizlediği sömürünün yerine (feodal dönem bahis konusu edilen), açık - utanmaz - dolaysız ve duygusuz sömürüyü k.ydu..."

Dönemi en iyi müşahade eden isim ve eserler dendiğinde ilk aklıma gelenler Charles D.ckens, D. H. Lawrence, Balzac, Puşkin, Çehov, Turgenyev, Oscar Wilde ve benzerleridir. Hepsi de döneminin iktisat ilişkilerini, sosyal çarpıklıklarıyla ahlaki baskılarını, çelişkilerini ustaca yans.tmışlardır. Her zaman demişimdir, 'sanat çağının 1. elden tanığıdır!' diye...
Balzac ve Anton Çehov'un kimi eserlerinde aristokrasinin çöküşünü görebiliriz. Goriot Baba'dak. talihsiz Goriot ila Vanya Dayı'daki münzevi karakterler, kanımca bir dönemin fetret halinde ve son demlerini yaşayan sınıfını (aristokrasi) gözler önüne sererken; yükselen sınıfı ve değerlerini de yermekten kaçınmaz.
Turgenyev ise biraz farklı bir örnek olacak. Melih Cevdet'in olağanüstü çevirisiyle okuduğum 'Babalar ve Oğullar'ı hatırlayınız. Bir nihilist olan Bazarov ve arkadaşı, 1800'lü yılların Rusyası'nda, konformist aristokrasinin dikine neşet eden batılı ve kentsoylu sınıfı .emsil etmektedir. Bazarov'un sık sık çatışma içine girdiği ve hakir gördüğü amca ile baba ise çöküş içerisindeki 'gerici' aristokrasinin temsilcileridir. Bir köylü toplumu görüntüsündeki XIX. y.y. Rusya'sı, Sanayi Devrimi'nin etkisiyle köylü aristokrasi (gelenekçi) / şehirli burjuvazi (batıcı) çatışmasını yüksek perdeden yaşayacaktır arkadaşlarım.
Oscar Wilde, pür.ten ve baskıcı bir kötü şöhret ile ün yapmış 'Victoryen' İngilteresini ve burjuva ahlakını eleştirecektir.
Charles D.ckens ise Sanayi Devrimi sonrası ortaya çıkan vahşi liberalizmin, kentler ve sosyal hayat üzerindeki yık.cı sonuçlarını işler. Ezilen sınıfın temsilciliğini yapar.
Örnekler çoğaltılabilir. Şimdilik bunlar kâfi!


Sinemaya dair birkaç küç.k yansıma;

- 'Barry Lyndon' (*ben konuşmayacağım, sadece konuyla direkt alakalı mükemmel ötesi bir alıntı aktaracağım hakkında.)

- 'Dünden Sonra Yarından Önce' (Nisan Akman, 1987) :
Film, TRT 5'de birkaç defa izlediğim kadarıyla entellektüel orta/üst sınıf mensubu burjuvazimizi od.ğına alıyor. Her ne kadar ilk bakışta kadın duyarlığını yans.tıyor gibi gözükse de, yönetmenin asıl amacının bu sınıfların karakteristiğini vermek olduğunu düşünüyorum. Gerek iş yaş.mı, gerekse aile yaş.mları ekseninde...
Yemek masasında cereyan eden yapımcı/sinema tartışması ise, burjuvazinin sanata/sanatçıya karşı bakış açısından emareler barındırır.

- 'Oliwer Twist' (David Lean, 1948.)
D.ckens evreni beyazperdede!

- 'İl Gattopardo' / Leopar (L. Visconti) :
"...Guiseppe di Lampedusa'nın İtalyan aristokrasisinin çöküşünü ve burjuvazinin yükselişini konu alan romanına dayanan göz kamaştırıcı bir destan. Leopar, ABD'de ilk gösterildiğinde talihsiz bir biçimde kuşa çevrilmiş olarak izleyici karşısına çıktı ve ancak yıllar sonra 1983'te restore edilmiş bir versiyon gösterime girdiğinde hak ettiği alkışı aldı. Filmde Burt Lancaster, 1860'ların İtalyası'nın hızla değişen toplumsal yapısına uyum sağlamaya çalışan yaşlı bir prensi canlandırıyor. Statüsünü ve yaş.m tarzını sağlama alma çabasıyla yeğeni olan Tancredi'nin (Alain Delon) zengin bir tüccarın kızı olan Angela'yla (Claudia Cardinale) evliliğini ayarlar; ve filmin final bölümünü oluşturan neredeyse bir saate yakın balo sahnesi boyunca, hem a.t olduğu toplumsal sınıf hem de kendi geçmişiyle bugünü üzerine derin düşüncelere dalar. Bireysel ve toplumsal arasındaki etkileşimi büyüleyici ve görkemli bir dille anlatan film, ancak Visconti gibi aristokrat kökenli bir Marksistin altından kalkabileceğ. türden bir içgörüyle yönetilmiş. (Lancaster, rolünü Visconti'nin karakterinden hareketle canlandırdığını söylemiştir). Aristokratların 'artık gücün yeni zenginlerin, yani burjuvazinin eline geçtiğini kabullendiği' balo sahnesi, haklı olarak sinema tarihinin en ustaca çekilmiş sahnelerinden biri kabul edilir..."
(***alıntıdır*** bu arkadaşlar, aklımda çok net kalm.mış Leopar. Ancak yazılmaması da ayıp kaçacak! İzleyenler paylaşabilir konumuz muhaceresinde.)

- '5 x 2' (Francois Ozon) :
Ozon'un tüm filmleri aslında sinemada burjuvazi konusuna örnek gösterilebilir ama şimdilik sadece bu filmini yazmak isterim. Ozon, filmlerinde eros ve kadın ile haşır neşir olmayı seven bir yönetmen. 5 x 2, tipik orta sınıf burjuva ailelerini konu alıp, sağlıksız ve monoton ilişkilerini gözler önüne serer.
Bunlar Fransız sinemasının yabancısı olmadığı konular. Meslektaşı ve vatandaşı Claude Chabrol bunu 90'ların ortasında, "Seremoni" adlı çarpıcı filmde tüm çıplaklığıyla ifşa etmişti izlediyseniz. Ozon sinemasına gelindiğinde konuyu daha da açarız belki, şimdilik bu kadarla keseyim.

- 'Lady Chatterley's Lover' (Just Jaeckin, 1981)
D. H. Lawrence, 19. ve 20. yüzyıl sanayi uygarlığıyla, burjuvazinin ahlaki/dinsel tabularına yönelik eleştirileriyle tanınır. Filmde de aynı durum mahfuz. Cinsel özgürlüğü konu edinen Lady Chatterley's Lover, bünyesinde soft bir erotizm barındırır. Ancak eğer filmi izlediyseniz (*izlemek isteyenler temas kurabilir benimle) özünde sanayi devrimine ve üst sınıflarına yönelik bir tenk.tler manzumesi barındırdığını göreceksiniz.
ilk savaş ertesinde malulen emekliye ayrılıp evine dönen bir kentsoylu ve aristokrat eşi arasındaki ilişki; söz konusu sınıfın yaşadığı 'değerler aşınmasını' mesele edinir. İktidarsız bir felçli koca, eşinin müstehcen ilişkilerini duvarda açtığı bir delik vas.tasıyla izler, ama sadece 'izler'...

- 'El Angel Exterminador' / Mahvedici Melek (Luis Bunuel, 1964)
Luis Bunuel burjuva yaş.m biçimi ve sinemaya aksisedası dendiğinde ilk akla gelen rejisör olur sanırım. Burjuvaziye her filminde deyim yerindeyse 'giydiren' yönetmenimiz, ilerleyen mesajlarda daha ayrıntılı işlenecektir elbette.
Film, kapalı bir mekanda sık.şıp kalan bir grup kentsoylu davetli vas.tasıya, bir sınıf üzerine hicivle karışık tipik Luis Bunuel dokundurmalarıdır. İzlerken kâh Moliere'nin Kibarlık Budalası gelecek aklınıza; kâh değerli isim Demir Özlü'nün ilk romanları. (Özlü, 'Bir Küçük Burjuvanın Gençlik Yılları' eserinde kentli sınıfı merkezine alıyor; yabancılaşma, sahteleşmeden vs.. söz ediyordu.) Bunuel de bunu yapıyor. Burjuvazinin birbirleriyle olan ilişkilerindeki kaypak hallerini gözler önüne seriyor. Gerçeküstüc. kimi imgelemler Bunuel sinemasının olmazsa olmazı biliyorsunuz. Söz konusu sınıfı acınacak halde önümüze sunarken; kilise kurumuna ve inanç olgusuna yönelik eleştirileriyle de müsteb.t iktidarı karşısına almaktan çekinmiyor cesur İspanyol rejisörümüz. Ne de iyi ediyor!
Katıksız bir burjuvazi eleştirisi...

- 'La Regale Du Jeu' / Oyunun Kuralı (Jean Renoir) :
Bu filmi izleyemedim bir türlü, epey de merak ediyorum. Sinema/burjuvazi hemhali dendiğinde herkesin ilk aklına gelen filmlerdendir. İzleyen bir arkadaşım var ise bu bağl.mda kısa bir yorum yapabilirse minnettar kalacağım.)

- Federico Fellini sinemasına, yans.ttığı çağdaş kentsoylu insan suretleri ve yaş.m biçimleri dolayısıyla, ayrı bir ayraç düşmek gerekecek ileriki mesajlarda. Oradaki burjuva yaş.m tahlilleri biraz daha farklı gibi.

(...)


Örneklerle dev.m etmek niyetindeyim.
Zahmet edip okuyanlara samimi duygularla teşekkür ediyorum.

Sayfa 1 / 3 1  2  3 
 sonraki> 
  okaliptus80    ÜYE Profili  WEBMesaj ile özelden konuş 01.05.2007, 17:47
Federico Fellini'nin 'La Dolce Vita' filmini dün akş.m bir kez daha takıp izledim; uykusuz kalmayı ve işe mahmur bir halde g.tmeyi göze alarak... Uzun zaman olmuş seyretmeyeli. Yorumumu da bir saat öncesinden yaptım ve müteakip iletide sakıncalı kelimeler belasını atlatabilirsem aktaracağım.

Ancak önce kısa bir yazıyla, feodalite döneminde geçen filmlerin, gerçeğe olan sadakati ne derece olmalıdır sualini açıklığa kavuşturmak istiyorum. Ana mesajımdaki ilk üç paragrafta kısaca değinmiştim gerçi...
Yazacaklarım kişisel arşivimden alınmıştır:

(...) Sinemada yeni bir tür doğmuş ve sonunda yedinci sanat yaratılmıştı. İnsanlık nice zamandır tarih içerisinde yolculuk etmeyi umuyordu. Bu artık imkân dahilindeydi. Üstelik bunun için düş kurmak da gerekmiyor. Karanlık bir salonda koltuğa kurulup, gözleri perdeye dikmek kâfi... Zaten ölümlüler için tarihi gerçeklik kaygısı pek önemli değildi; zira sinemada bütün gerçeklik ve sınırlar kalkıyordu.
Ne tarihleri ve olayları işlerine geldiği gibi karıştıran bazı senaristlerin cüretkarca kesip biçmeleri; ne de tarihi bir filmde Firavun'un bileğinde unutulan kol saati...
(...)

Burjuvazi/sinema ilişkisiyle dev.m ediyorum.
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın. 
  okaliptus80    ÜYE Profili  WEBMesaj ile özelden konuş 01.05.2007, 17:53
[Okuyacaklarınız, belli bir ideolojik bakış açısıyla kaleme alınmaktan ziyade; mevcut gerçeğin bir sinema eseri vas.tasıyla, şahsımda uyandırdığı iz düşümlerdir. Girişi bir Fellini filmiyle yapmak iyi olacak. Sadece okuyunuz lütfen!]


- İtalyan mutfağı hakkında ne düşünüyorsunuz?
- Yoga yapıyor musunuz?
- Yeni Dalga hareketi hakkında ne söyleyeceksiniz?
- Sizce İtalyan Yeni Gerçekçiliği öldü mü?
- Halkların kardeşliğine inanıyor musunuz?
(...)


Federico Fellini'den bir burjuvazi güzellemesi : 'La Dolce Vita' (Tatlı Hayat, 1963.)


Yukarıdaki soru bombardımanına muhatap kalan kim derseniz, İsveçli bir sarışın ve aktris namzedi. Soru sahibi ise 'paparazziler'. Malum, günümüzdeki sosyete-magazin kanadı arasındaki içli dışlı ve dejenere münasebetlere bakar iseniz, Fellini'nin ustaca bir 'öngörüsüyle' ve örtük bir hiciv ile karşı karşıyayız. Hanım kızımızın dudaklarından ise sadece üç kelime dökülecektir cevap olarak: Aşk, aşk, aşk! (...)
Bu arada sorulara dikkat ederseniz arkadaşlar, Fellini'nin keskin mizah anlayışı ilâ o her daim belirttiğim 'otantik' kültür saplantısını farkedeceksiniz. Bu filmin genelinde de mevcut aslında, az sonra kısaca değineceğim. Tıpkı kentine saygı duruşunda bulunduğu 'Roma' gibi... Filmin ana mekanı da yine Roma zaten. Yine kadınlara olan meşhur takıntısı bu filmde de sab.t. Bunları, başlığın ana konusu olmadığından hareketle üstünkörüce geçiyorum.

La Dolce Vita, ikinci savaş ertesi her açıdan irtifaya erişen yüksek tabakayı (yani burjuvaziyi) merkezine alarak; içinde bulundukları 'yoz ve sefih ilişkiler ağı'nı gözler önüne serer. Bir sınıf üzerine erken bir 'dekadans' manifestosu olarak da algılanabilir bence Fellini'nin bu başyap.tı...
Salyangozlu yemekler yerler lüks clublarda, tavernalarda... Paranın gücüyle dansöz ve palyaço oynatıp, vecd ile kendilerinden geçerler. Lüks ev partileri verir; entellektüel ve sabun köpüğü muhabbetlere koyulurlar. Filmin hemen giriş sahnesinde de görüleceği üzere, dev bir İsa heykelini helikopter ile taşırlar, sırf eğlence ve gösteriş olsun diye... Kadınları havuz başında güneşlenir; erkekleri elbise değiştirir gibi sevgili değiştirir, zengin dullarla takılırlar. Ellerinde ş.mdanlarla, devasa konaklarında ruh çağırma, hayalet arama seansları düzenlerler. Günlerini gün ederler vessel.m!
Madem helikopter sahnesinden bahsettim belirtmeden geçemeyeceğim. O sahnede bir yanda da bu helikoptere el sallayan ameleleri hatırlayacaksınız izlediyseniz. Fellini, daha giriş sahnesindeki bu kontrast ile rengini ortaya koymaktadır.

'Marcello' (Marcello Mastroianni), filmin ana figürü. Orta yaşlarda bir gazeteci olan Marcello, ünlü bir yazar olmanın hayallerini kurmaktadır. Fiziği ve mevkiine istinaden güzel kadınlarla, bu bahsettiğim sefih çevrelerle yakın münasebet içerisindedir. Çoğu etkinlik ve eğlencelerinin bizzat içerisindedir. Burjuva yaş.m biçiminin cazibesine kapılan Marcello'yu söz konusu sınıfın üyesi kadınlarla, lüks gece kulüplerinde, şatafatlı evlerde verilen içkili ve sözüm ona nezih(!) partilerde, bahsini ettiğim hayalet arama seanslarında vs... görebilirsiniz.
Aslına bakarsanız Marcello, köken olarak İtalyanın güneyinde ikamet eden orta sınıf mensubu 'gelenekçi' bir aileden gelmekte. Marcello'nun babasıyla havaalanı restoranında ilk karşılaştığı sahneyi hatırlayın derim. Bu yoz ve sefih burjuva yaş.mıyla iyice haşır neşir olan oğlunun aksine baba, hâlâ eski aristokrasi gelenekçiliğini ve kibarlığını muhafaza etmektedir. Leopar filminde, -ana mesajda da yazılıdır- bir balo metaforuyla başat hale gelen bir sınıfa çaresizce yerini devreden çöküş içerisindeki aristokrat klanın bir mensubudur o. Bunu da nereden çıkarttın be ad.m! diyecek olursanız lütfen garsondan adiyö yani hesabın istendiği anı hatırlayın. Hesabı getirir garson. Baba hepsini ödemek ister ama nafile! Bireyselci bir seremoni ile karşılaşır. Zira garsonun cevabı "Burada herkes kendi hesabını kendi öder efendim!" olacaktır. Küç.k bir detay belki ama anladınız mer.mımı değil mi?


Burjuvazinin kendi arasında kullandığı dil son derece kibar ve adeta protokole bağlı gibidir. Diyaloglar belli bir kaç konu etrafında döndüğü gibi; yüzeysel ve sahtedir. Kitap ve tablo merakı vardır. Ress.mların eserleri, eserlerdeki ışık/açı kontrası üzerine hasbıhalda bulunurlar. Yönetmen tüm bunları ustaca verirken, arada -tıpkı 'Amarcord'da yapacağı üzere- 'Şarkiyat' meselesine de eğilmiştir. Üst sınıfların paradigmasıyla tabi...
Bir parti esnasında kalantor bir burjuva mensubu beyefendi, Meryem Ana'dan hareketle sözü Doğu'nun maneviyat yönünden üstünlüğüne getirirken; F. Fellini'nin -kendisinin de aslında içine dahil olduğu- burjuva sınıf üzerine inceden inceye bir ağ.t yaktığını göreceksiniz. (Film, bu açıdan çok tartışılmıştır zamanın konjonktürü içerisinde.) Mezkur beyefendi aynen şöyle der: "Doğu kadınları daha makbuldur ve anaçlığı simgeler!"

Şimdiiiii bir noktaya daha geleceğim buradan, dikkat edin. "Doğu kadınları daha makbuldur ve anaçlığı simgeler!" Bu tümce açıkça burjuvazinin 'bireyci' ve ad.msendeci hayat tarzı ve pratiğine yönelik açık bir tenk.ttir. Hatta Fellini'nin konumunu düşünür isek 'öz eleştiridir' demek daha doğru. Aynı kişi şunu da ilave ediyor değerli arkadaşlarım: "Uygarlık, uygarlık, uygarlık... Nereye kadar! Daha sev.şmeyi bile bilmiyorsunuz!"
Yani Fellini sözü burjuvazi mensubu kadınlardaki bireyci, ben-merkezci hallere getirmek istiyor. Öyle bireyci ve günübirlik yaşarlar ki, evlenmek ve çocuk sahibi olmaktan dahi yüksünürler. Hatırlayın lütfen; eşinden henüz boşanan bir kaknem bayan, bunu Marcello'nun evinde düzenlenen bir partide kutlar; hem de bir striptiz gösterisiyle... Levent Kırca ve Nevra Serezli'nin oynadığı 'Ne Olacak Şimdi' filmini hatırlıyorum da... (Ki bu film de başlığımıza uygundur, orada da yerli burjuvazimizden kes.tler görüyor idik.) Sondaki mahkeme sahnesinde aynen bunları ifade ediyordu Nevra hanım. Kadınların bencilliğinden yakınıyor, "haremden çıkardılar ama birey de yapamadılar" diyordu.

Bir öz eleştiri daha yapalım... Bu defaki hayli kalantor bir üst sınıf mensubu ve de ev sahibi. Bu sınıfın karaktersitiğine ve yaş.m pratiğine iyiden iyiye intibak sağlayan Marcello ile gardende konuşurken aynen şöyle bir ifade kullanıyor, zira hepsini not ettim izlerken: "En sefil hayat bile, her şeyin önceden belirlendiği ve kusursuz olduğu bir sınıfın ferdi olmaktan iyidir!"
Fellini burada "düdüklü tencerenin tazyikini alacaksak biz alalım da, ötekilere fırsat kalmasın!" mı demek istiyor içten içe, bilemiyorum. Bunu siz de bir düşünün derim. Ancak eğer öyle bile olsa yine de samimi bir öz eleştiri barındırıyor bu cümleler. Bu sessizlik, bu monotonluk ve bu "huzur" kahramanımızın canına tak etmiş anlaşılan!


---Spoiler!--- Peki Marcello'ya ne olmuştur? Sahte zerafet ve sefahatla örülü o burjuva yaş.mlardan kendini çekip alabilmiş midir? Yönetmen bunu finaldeki ustaca metafor ile yan.tlayacaktır. Daha evvel daktilosuyla bir şeyler yazarken bir cafede karşılaştığı alt sınıflara mensup mazbut bir hanım vardı izlediyseniz. Normal halk yığınların. temsil eden bu hanım kızımız, sahilin biraz ilerisinde beliriyor ve "gel! gel!" diye sesleniyor Marcello'ya... Fakat Marcello ona "seni duyamıyorum, seni duyamıyorum!" diye karşılık veriyor ve üst sınıftan dostlarıyla(!) arkasına bakmadan uzaklaşıyor oradan...
O, artık ebediyen özünden kopmuş; söz konusu sınıfın ve "Tatlı Hayat"ın daimi bir parçası olmuştur.


Son Sözü, paparazzilerin hemen girişte sıraladığım sorularıyla muhatap olan İsveçli hanım kızımıza bırakıyorum:

"Tıpkı g.tik bir kule gibi ilkeldir burjuvazi... Öyle yükseklerde dolaşır ki, aşağıdakilerin sesini bile duymaz!"
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın. 
  okaliptus80    ÜYE Profili  WEBMesaj ile özelden konuş 01.05.2007, 22:01
Önce 'feodal' dönem ve teamülleriyle ilgili bir örnek;

- 'Jude' (T. Winterbottom, 1996)
Thomas Hardy'in yaş.mından da izler barındıran Jude, feodalitenin resmiyette çöktüğü ancak fiilen idame ettiği bir dönemde geçer: Kraliçe Victoria dönemi...
Kraliçe Victoria dönemi, literatürlere 'püritenizm' kavramını enikonu yerleştiren bir zaman aralığıdır. Deniz aşırı sömürülerle 'üzerinde güneş batmayan imparatorluk' damgasıyla maruf hale gelen bir ülkenin, fiilen feodal bir idare altında inlediği yıllar... Demokrasiye geçilmiştir, 'aydınlanma' gerçekleştirilmiştir güya ama Ortaçağ dönemindeki mutlak monarşi ve anti-seküler teamüller olanca baskısıyla devam etmektedir.
İşte böyle bir dönemi fon edinen Jude, açık açık Victoryen yönetime ve statükocu ahlâkına meydan okur bir havadadır. Bir demirci ustasının oğlu olup, kendisi de aynı şekilde baba mesleğini dev.m ettirmesi beklenen Jude'ye; bir hocası işaret parmağıyla taa uzakları gösterir: İşmar edilen nokta bir üniversitedir. Magna Cartha dönemlerini yaş.mış, saygın üniversiteleriyle ün yapmış bir ülkenin aydınlık yüzüdür orası... Jude, toplumun kendisine dayattığı kuralları ve kıskaçları reddederek, açık bir meydan okumayla sonuçlanan ve başlığın mesele edindiği hususlar üzerine nice emareler bulabileceğimiz çetin yolculuğuna adım atacaktır.
Çok da lirik bir filmdi izlediyseniz.

xxx

Şimdi de sinemada 'burjuvazi' yansımaları;

- 'A Scenes From Mall' / Bir Alışverişten Manzaralar (Paul Mazursky, 1991)
Woody Allen ve Bette Davis'in boşanmanın arefesindeki 'kentsoylu' evli çifti canlandırdıkları güzel bir film. Bu senenin ilk aylarında sanırım cnbc-e'de izlemiş olmalıyım. Film, bahsettiğim çiftin dev bir shopta geçirdikleri 24 saati konu alır. Vicdan muhasebeleri olsun, tutuştukları sabun köpüğü kavgalar olsun hep ince bir mizah barındırır. Çok sert bir anlatımı olmayıp; kör gözüm parmağına mesajlar barındıran bir film de değil. Ancak orta-üst sınıf şehirli çevrelerin sağlıksız aile yapıları hakkında küç.k okumalar bulabilmek mümkün. Ne dersiniz?


Aklıma gelen iki filmden kısa kısa aktardım bu defa. İyi akş.mlar dilerim...
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın. 
  begumm    ÜYE Profili  WEBMesaj ile özelden konuş 01.05.2007, 22:11
Öncelikle kendime teşekkür etmek istiyorum bu kadar uzun bir yazıyı sabırla okumak benim için cidden zor birşey:)

Ortaokul seviyesinde anlattım diyorsun ama cidden sözcükler ve cümleler bana iki üniversite bitirmem gerektiğini hatırlattı:)

şaka bi yana tebrik ediyorum okaliptus:)

bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın. 
  okaliptus80    ÜYE Profili  WEBMesaj ile özelden konuş 04.05.2007, 19:10
- Filmin adı: 'Barry Lyndon' (S. Kubrick, 1975.)
- Dönem: 18. ve 19. yüzyıllar... Aristokrasinin ilga; burjuvazinin ihya demleri...
- Yazan: Aydın Çubukçu (Evrensel Kültür dergisi)

Başlıkta çengellediğim üzere... İyi okumalar...

xxx

(I)
Barry Lyndon’da Kubrick, yaşarken kendi estetiği içinde donmuş bir sınıfı (yani aristokrasiyi), kend. tablosu içinde yakalıyor. Kubrick, ölmekte olanın kendi estetiğini sunduğunu, dahası o estetiği hayatın yerine geçirdiğini biliyor. Bütün araçlarıyla, ölüme mahkûm sınıfların gerçekte hareket etmediklerini, yaş.mın onlar için geleneksel bir tarzı ayinleştirmek olduğunu gösteriyor. Bugün de, can çekişmenin estetiği, kendiliğinden hazır ‘sinemacısını’ bekliyor.

Dönem III. George dönemi. (1760-1820); İngiltere, Fransız istilası endişesinin gerginliği altında. Yer İrlanda. Genç çiftçi çocuğu Raymond, İngiliz subay Queen ile köyündeki kız yüzünden yaptığı düelloda subayı öldürdüğünü sanıp Dublin’e, oradan İngiliz ordusuyla birlikte, savaşların Avrupası’ndan dönemin Almanyası’na geçecektir. (Aslında düzmece bir düellodur bu; Raymond Barry’i İrlanda’daki köyünden ‘tarihin içine’ fırlatan bir rampa.) Subay ölmemiş, polisten korkup kaçan Raymond’un ardından, düellonun nedeni olan Nora ile evlenmiştir. Çünkü Nora’nın ailesi, İngiliz subayın koca olarak, çiftçi çocuğu Raymond Barry’e tercih edilmesi gerektiğine karar verip kuru s.kılarla bir düello sahnelemiştir.)

Thackeray’in, takma adla dizi halinde yayınlanmış bu ilk romanı, dönemin macera romanlarına bir tür tepki sayılıyor. Kubrick, romandaki nesnel doğrular ile kahramanın öznel kafa karışıklığı arasındaki uçurumun filmi abartı bir komedi düzeyine çekebileceği endişesinden söz ederek, bir bakıma onu kendi niyetleri doğrultusunda yoğurabilmek için, The Memories of Barry Lyndon'”a el koyar sanki. O da romandaki gibi bir anlatıcı kullanır. Ama tuhaftır işte, anlatıcı hemen hep olacakları biraz önceden haber verir; sinemanın büyük oyunu merak ortadan kalkmış, yerine gerilim gelmiştir: Barry Lyndon kendi algılamadığı, ama seyircinin (anlatıcının uyarısıyla) bildiği cehennem kapılarına doğru yaklaşıp durur ve hemen hepsini aralar, içeriye girer: Ama kapıların arkasında zemin yok gibidir: hep yeni bir uçurumdur içine kaydığı...

Kubrick, figürüne, hemen bütün filmlerde olduğu gibi, bir cambaz ipi germiştir, ya da biraz daha zorlayarak, İnsan (nın kendisi) hayvan ile üst-insan arasında gerilmiş bir iptir; bir uçurum üzerine gerilmiş bir ip... (Zerdüşt / Nietzche). 2001'deki sonsuzluktan geri fırlatılan astronot Bowman, Otomatik Portakal'daki Alex, bu iki uç arasındaki ipte tırmanırlar mı; yoksa Kubrick, Nietzche’ye cevap mı verir: İnsan ipin alt ucuna çok daha yakındır.
Raymond Barry orduda geçirdiği beş yılın ardından kendini Avrupa’nın soylu sınıfı içinde bulur; sosyal statüsü yüksek, varlıklı bir kadınla evlenmesi, (Bayan Lyndon) görünürde ipin öteki ucuna yaklaştırır onu: O artık Barry Lyndon’dır.

Çiftçi çocukluğundan Avrupa aristokrasisi içine, cehenneme yükseliş, filmi her düzlemde ikiye böler. İrlanda çayırlarının, kara Avrupası doğasının aydınlık, bol ışıklı, renkli özgürlüğe doğru hareket yanılsaması veren düz peyzajlarını filmin figürü ile birlikte arkamızda bırakırız; doğadaki hareket yerini mimarinin sınırlayıcı alanındaki döngüsel harekete bırakır; sınıf ‘atlayan’ oportünist, köylü kurnazı delikanlıyla birlikte, karanlık, düzenlenmiş iç mekânlara, hantal, ağır mobilyanın kasvetli dünyasına gireriz. Anlatıcının artık bize bile hatırlatması gerekmez: hâlâ tırmandığı izlenimin. taşıyor olan Barry Lyndon aksini sansa bile, hareket bitmiştir: Onun artık durduğunu ve soylu sınıfın portresi içinde bir figür haline geldiğini fark etmeye başlarız. Dünyanın güzelliği dışarıda kalmış, hareketlerine kurşunumsu bir ağırlık ve aynılık gelmiştir: Entrikalar, ikiyüzlülükler, epitapına 1789’un kazılmak üzere olduğu bir sınıfın son yaş.ma refleksleridir.

İnsan yüzleri birer maske olup çıkmıştır; aristokrasi, estetiğinden projesine, kendi eliyle kurduğu mimari içinde, kendini güvenceye alıp, dünyasını nasıl adalaştırmış, nasıl tutsak olmuşsa; beden de bu tutsak ruhla birlikte, çöküşe ancak görünürde karşı koyan bir aldatıcı görünüşün içinde donmuş kalmıştır. Mimari içinde yaşanılan değil, diri diri gömülünen yerdir.

Barry Lyndon gibi, en altlardan oraya tırmanmayı yükselme sananlar bilmezler bunu, haddini bilmez bir ad.mı geldiği yere geri fırlatmak ise gene üstteki sınıfın doğal korunma refleksine kalmıştır. Barry Lyndon, çürümüş, kokuşmuş bir sınıfın kustuğu çürümüş, kokuşmuş bir ‘ait olmayandır.’

Ne var ki Kubrick’in Barry Lyndon'ı, ne bir dönemin tarihini anlatır, ne de bir dönem içinde geçen bir hayat hikayesidir onu ilgilendiren. Bir kez daha Kubrick’in temel sorularından biriyle karşı karşıyayızdır burada: İnsan nereye kadar çağının/döneminin bir parçasıdır?
Zamanın insana karşı (insanın zamana karşı) mücadelesinde, Kubrick’in figürleri şizofrenleşip, kendileriyle t.m bir çelişkiye düşerler. Ve ipin alt ucuna kayarlar sonunda.
(...)
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın. 
  okaliptus80    ÜYE Profili  WEBMesaj ile özelden konuş 04.05.2007, 19:10
(II)

(...)
Kubrick’in işi biraz daha kolay: O, zaten yaşarken kendi ritüelleri (estetiği) içinde donmuş bir sınıfı, kendi tablosu içinde yakalayıp veriyor. Çünkü ölmekte olanın çoktan kendi estetiğini sunduğunu, dahası o estetiği hayatın yerine geçirdiğini biliyor. Öyle ki, kimileyin bir kumar masasının etrafında, kimileyin ağır bir koltuğun çevresinde, solgun, bol pudralı, gözleri sürmeli insanlar, hareketin son bozucu etkilerini de dışta bırakıp size bakıyorlar.

Kubrick, estetiğinin bütün araçlarıyla salt “estetik” olmuş bir sınıfın üzerine çullanıp ölüme mahkûm sınıfların gerçekte hareket etmediklerini, yaş.manın onlar için, geleneksel yaşayış tarzlarını 'ayinleştirmek' olduğunu gösteriyor. (Eyes Wide Shut’taki o müthiş orji bölümü de kendi estetiğin. tiyatrolaştırmış bir sınıfa ironik bir ağ.t değil mi? Mükemmeliyet takıntılısı Kubrick, aynen Kafka estetiğinde olduğu gibi, bu sahnelerin ayrıntılarını kılı kırk yaran bir titizlikle öne çıkartıp, özellikle de ciddiyeti abartarak işlevi artık sadece kendi ayinini estetize etmekle sınırlı burjuvazinin can çekişişini gözümüze sokmuyor mu?)

Ayrıca: Onun için mi, Kubrick kahramanları hep birer figürdürler? Karakter değil. Zamanın kuklaları, bilardo toplarıdır onlar; ya kendi estetiklerini oynarlar (A Clock Work Orange) ya da iradelerinin hiçbir rol oynamadığı çizili bir yoldan hayatın üstüne giderler (savaştaki askerler gibi); ipin alt ucuna yaklaşma fırsatı buldukça da negatif bir üstün insan varoluşu sergilerler. Figürdürler, kukla; özdeşleşmek imkansızdır onlarla, ama gene de yüreğinizde bir şey kıpırdar onun filmlerinde: Nedir bu; kör bir tarihin (dönemin) hegemonyasına figür oluşumuzdan, teslim oluşumuzdan, savruluşumuzdan; zamana direndikçe, geri fırlatılmamızdan mı? (Astronot Bowman sonsuzluktan, uzaydan barok çağa geri fırlatılır. Şiddetsiz edemeyen bir toplumda Alex, her iki tercihinde de başa geri fırlatılır.)

"Gerçekte hayata dıştan dayatılmış hiçbir şey yoktur. Estetik de öyle. Hayatın içinde hep zaten kendi estetiği gizlidir. İnsanoğlu malzemeye uygun ölçütü hep bulup ona uygulamıştır." (Marx)

Estetiğin dışsal bir şey olarak kendi kendinin amacına dönüştüğü, hegemonik olduğu yerde, 19. yüzyılın “estetiği” bir akım olarak ayrışır artık. Bu anlamda Kubrick, diyelim ki hayatın bir parçası olan şiddetin estetiğini, dıştan koymaz, şiddet kendi estetiğiyle vardır onun filmlerinde; nasıl ki sonsuzluk kendi estetiğiyle varsa (2001); Barry Lyndon’da da aristokrasinin, mezarına yaklaşmış soylu sınıfın hayatının kendi içinden çekip alır estetiğini, ama işte, buradaki biraz özel durum... Yukarıda da söylediğimiz gibi, o hayatın fazlasıyla estetikleşmiş, hatta kendisinin bir ritueller toplamı olarak, çarpıcı bir tabloya dönüşmüş olması durumu, sanki işini kolaylaştırır yönetmenin. Yapılacak olan Nasa’dan alınmış kullanılmayan objektifleri biraz uyarlayıp 18. yüzyılın mumlarla aydınlatılmış, koyu kırmızı, kahverengi, boğucu iç mekânlarını aslı gibi sunmaktır sanki; bir de ünlü 18. yüzyıl ress.mlarına bakmak.

Eyes Wide Shut’ın orjininden ‘Laila’lara geçmek çok mu dolayım gerektiriyor?
Görünürdeki kaotik hareketliliğin içinden çoktan donup ritüelleşmiş olanı, çoktan neredeyse mutlak hareketsizlik içinde katılaşmış olanı yakalamak için ille de Kubrick mi olmak gerekiyor? Laila’ların kaotik hareketliliği, yaşanırlık izlenimi vermesin size; orada rantiye sınıfın genç ölüleri medya idolleriyle en çok üç tabloluk bir ritüel sunabiliyorlar. Hareket gibi görünen, atlıkarınca hareketi bile değil. Kültür hayatının ‘soyluları’ da çoktan bill-boardlarda donarak kendi estetiklerinin” pazarlanma ritüellerini yeniden üretmeye başladılar. Zamanın, sürecin içindeki binlerce adacığı, borsa endeksine endeksli ekranların karşısındak. tedirgin, kimileyin delirmiş gözlerle bakan yüzleri (aslında elbette bir ya da iki yüzü) kendi estetiğiyle yakalayıp sunmak için oralara bir estetik dayatmak mı gerekiyor?

Can çekişmenin estetiği, kendiliğinden hazır, ‘sinemacısını’ bekliyor. Kendi estetiğinde donmuş rantiye sınıfı, burjuvazi, bürokratlarıyla, politikacılarıyla, kültürel destekçileriyle ve bütün öteki aksesuarıyla medyada zaten çoktan estetize edilmiş olmalı. Oraya bakın yeter diyorum: O binlerce, yüz binlerce görüntü, sonuçta on, on beş tabloda toplanmış değil mi zaten?

Ölümün tablosunda!
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın. 
  okaliptus80    ÜYE Profili  WEBMesaj ile özelden konuş 04.05.2007, 19:15
Sevgili Begüm, bir teşekkür de benim yerime etseydin, zahmet edip okuduğun için :) Teşekkürler. Bu arada 'Bir Alışverişten Manzaralar' filmini yorumlarken Bette Middler yazacağım yerde Bette Davis yazmış bulunduğumu tebessümle farkettim. Bette Middler sima itibariyle de o rollere iyi uyum sağladığını düşündüğüm bir hanım. Aynı yıllarda Danny De Vito ile beraber oynadığı ve fidye için kaçırılan arıza eşini canlandırdığı 'Ruthless People' filmini de yeri gelmişken anıp geçelim.

Bir sonraki film, hafta sonu boyut yayınlarından çıkan VCD'sini bir kez daha izlemeyi düşündüğüm 'Seremoni' olacak. İyi günler dilerim hepinize...
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın. 
  günışıgı    ÜYE Profili  WEBMesaj ile özelden konuş 05.05.2007, 16:35
oncelıkle yazın ıcın tesekkurler okalıptus80

unlu alman dusunur ve bılım adamı karl marx"tan bazı yazılar yazdıgın ıcın sagol ayrıca burokrası yaklasımının kurucusu ve oncusudur kendısı,1789 fransız ıhtılalınden burjuvası dusunur ve yonetmenlere degınmısın fakat sınemada burjuvazıst yonu agır basan yonetmen ve senarıstler oldukca az o yuzden bu topıg bıraz eksık kalmıs fılm orneklerı acısından yoksa sadece ızledıgın fılmlerımı aktardın buraya orasını pek kavrayamadım .woody allen"ın yonettıgı ve oynadıgı bır fılm vardı erkekler ve kadınlar mıydı tam hatırlamıyorum ısmını fılmın cok guzel toplumsal ,aılesel ve burjuvazı dusuncelerı ıcerıyordu.
yazın ıcın cok tesekkurler.
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın. 
  okaliptus80    ÜYE Profili  WEBMesaj ile özelden konuş 05.05.2007, 18:01
Sevgili gün ışığı arkadaşım, ben teşekkür ederim fikirlerini yazmaktan imtina etmediğin için. Ancak bu konuda 7. sanatta verilmiş film örnekleri azımsanmayacak raddede kabarıktır. Benim ana yazıda o kadarcıkla iktifa etme sebebim, başka arkadaşlarımızın da yazabileceği düşüncesini gözetmemdir. Binaenaleyh daha yazılacak çok film; anılacak çok isim mevcut. Peyderpey ve yavaş yavaş gidiyorum yani. O anılacak isimlerden biri de elbette sizin de değindiğiniz üzere Woody Allen. Woody Allen'ın 'kimi' filmleri, Amerikan taşrasının orta/üst sınıflarına ve tipik karakteristiklerine, ilişkilerine dair bazen derin, çoğu vak.t soft izler barındırır. 1 sene evvel NTV'de kendisiyle bir otel odasında yapılmış röportajı izleme şansınız olduysa orada küçük küçük karineler vermişti rejisör. 'Husband and Wifes' (Kocalar ve Karıları) özellikle anılacak filmlerinden biridir bu bağl.mda ve arşivimden çıkartıp izleyerek bilahare onu da yorumlayacağım. 'Suçlar ve Kabahatler'i ise bir türlü bulup izleyemedim.


Woody demişken... Martin Scorsese, Francis Ford Coppola ve mezkur ismin yönetmenlik deneyimlerini paylaştığı 3 kısa filmden oluşan 1989 yapımı 'New York Stories' filmini de araya yerleştireyim kısaca. Woody Allen'ın yönettiği son bölüm, anne saplantılı Yahudi bir işad.mının kadınlarla olan ilişkilerini fars (yönetmenin tarzıdır) ile veriyordu. Muhafazakar orta sınıflardır mercek tutulan...
Martin Scorsese'nin Rosanna Arquette ve Nick Nolte'yi bir araya getirdiği ilk part ise bohem sanat çevrelerinden kes.tler yans.tıyordu. Nick abinin tuval darbeleri, Van Gogh'u aratmıyordu(!) handiyse... 7. Sanatta burjuvazi muhaceresinde bizi ilgilendiren ise Coppola'nın yönettiği 2. part.

Bu bölüm, dolaysız şekilde kaymak burjuvazi etrafında şekilleniyordu izlediyseniz. Anne ve babasının olağan yurtdışı yolculuklarından ötürü yalnızlığa düşmüş ve bu ruh hali ile en yakın sırdaşı/dostu olarak yanındaki erkek hizmetçiyle kader arkadaşlığı yaparken gördüğümüz küçük bir kız, filmin odak noktasıydı. Ki bu da bana göre söz konusu sınıfların "çekirdek" aile yapıları hakkında bizlere tesp.t yapabilme fırsatı sunar. Neyse... Arap şeyhinin zengin veliahtı olan çocuk; o parti sahneleri; göz alıcı New York manzaraları; meydandaki dilencinin oluşturduğu tezatlık... Vasatın altında bir bölümdü bunu kabul ediyorum ancak yeni kuşak bir el.t burjuvazi izliyorduk orada.
Bizim güzel istanbulumuzda da şöyle bir gezerseniz efendim, ufak ölçekli New York, Manhattan özentisi bölgeler göreceksiniz. Tepki almamak için (gerçi önemsemediğimi de bilirsiniz) burada kesiyorum!


Seremoni kurulsun!
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın. 
  günışıgı    ÜYE Profili  WEBMesaj ile özelden konuş 05.05.2007, 19:12
topıg sahıbı uzun uzun herkes gıbı yazmak ıstıyorum ama su sakıncalı kelımeler benı cok rahatsız edıyor tek tek ayıtlıyamıyorum cok zaman kaybı yaratıyor.malesef kısa yazıyorum herkes gıbı =)))
bence bu konu kapandıktan sonra ıtalyan gercekcılıgı uzerıne yazı yazarsan sevınırım.
(bos vaktınde tabıkı)
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın. 
  cokseybilenkiz_    ÜYE Profili  WEBMesaj ile özelden konuş 05.05.2007, 22:53
bir kaç film ile bende konu başlıgına katılmak isterim.
ilk filmimiz 1987 yapımı (la passion beatrice)yönetmenimiz bertrand tavarnier
beatrice tutkusu 14.yy fransasında gecen bir tutku ve sevgi trajedisidir.bir şatonun lordu olan baba dört uzun sene boyunca ingilizlerle savaşmış ve şimdi topraklarına geri gelmiştir.fakat gittiginden daha farklıdır,saldırgan ,öfkeli,kin dolu.ona sadece bir kişi karşı durabilir.....kızı beatrice
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın. 
  cokseybilenkiz_    ÜYE Profili  WEBMesaj ile özelden konuş 05.05.2007, 23:05
bir aydın olmaktan daha zoru bana göre köy kökenli bir aydın olmaktır.bunu unutmanıza bir an bile izin vermezler.misal orhan pamuk devamlı şehirli oldugunun altını kalınca çizerek köy kökenli edebiyatı kötüler-bakınız (düzyazıları)yazarımızın-tabi burda konumuz sinema o z.m.n filmimizde 1989 yapımı bir tunus filmi (sfayat mın dhahab)yusuf filmimizin köy kökenli aydını.geleneksel bir egitimden geçmiş.çelişkiler içinde .duldur.hafisten yeni çıkmıştır.çocuklarının yolunu gözl .mediğni hemen anlarız.bir yandan gelenekler diğer yandan bagımsız fakat dindar bir tunus .bunlar yusufun bekjlediği degildir
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın. 
  okaliptus80    ÜYE Profili  WEBMesaj ile özelden konuş 07.05.2007, 17:21
2 paket spagetti, 1 şişe sıvı yağ, 4 kuzu but, 2 kilo pirzola
1 kg. sığır bifteği, 3 kutu sardalya ve füme balık, 6 şişe Vichy Celeston
(...)

"Bu kadar yemeği ne yapacaklar? K.tlık mı var?" (Jeanne, Sophie'nin siparişlerini verirken...)
______

Claude Chabrol kimdir öncelikle... 'La Beau Serge' (Yakışıklı Serge) filmini bilir misiniz? Fransız Yeni Dalga akımının önemli isimlerinden biri olan Chabrol, Marksist kimliğini açıkça ifşa etmekten çekinmeyen bir sinemacı. Bir çok filminde ekseri kadını merkezine alır, ve de burjuva aileleri... Chabrol, ana konumuz dahilinde M. Haneke ve Francois Ozon ile beraber son dönem Avrupa sinemasının ilk akla getirdiği isimlerden biridir. Sözünü ettiğim sınıfa eleştiri oklarını göndermekten çekinmez filmlerinde. Ancak Haneke'ye nazaran bu daha belli belirsizdir sanki Chabrol'da... Evet, anlatım serttir yine, bazı sahneler (bkz. Seremoni'deki final sahnesi) izleyenleri bir süre takip eder ancak 'tarafgir' olmak hususu kafamı kurcalamakta... Ben yorumuma geçeyim kısaca. Hafta sonu bir kez daha tazeledim filmi;


- 'La Ceremonie' / Seremoni (C. Chabrol, 1995.)


La Beau Serge'de üniversite ve köy, aydınlar ile halk yığınlarını karşı karşıya getiren yönetmen; Seremoni'de ise alt ve üst sınıflar dilemmasını/çatışmasını gözler önüne seriyor.

'Sophie' (Sandrine Bonnaire), esas karakterimiz. Bir burjuva ailesinin yanına hizmetçi olarak yerleşen Sophie, son derece konvansiyonel ve içine kapanık bir karakter. Öyle konvansiyoneldir ki televizyonun kumandasına hükmetmekte dahi yabancılık çeker. Okuma yazması yoktur. Claude Chabrol'un garip, takıntılı ve kasavet depolayan psikolojik anlatımı ve 'karakterleri' bu filmde de hâkim. Birçok karakter ile bağ kurmak mümkün olmasa da (iticidirler), bu filmin içine girmeye engel teşkil etmiyor.

Tipik bir orta sınıf burjuva ailesini masaya yatıran yönetmen, iki sınıf arasındaki çelişki ve gerilimleri (bu, filmde biraz tek taraflı olarak betimleniyor, son paragrafta kısaca değineceğim üzere...) önce küçük nüanslarla yediriyor; son fırça darbesini ilerleyen süreçte vuruyor. Olaylar yavaş yavaş gelişiyor yani. (Funny Games gelir akıllara...) Malikane, bir taşra semtinin şehirden uzak, ormanlık ve çevreden yal.tılmış bir alanına nazır. Ki bu durum Sophie'ye cafede evin hanımefendisi tarafından ihsas ediliyor: "Etrafta apartman olmaması ve sessizlik sizi ürkütür mü?"
Ev, tipik bir burjuva konağı... Duvarlarda zarif peyzaj tabloları, büyük bir kitaplık... Ailemiz ise çekirdek aile dediklerinden; bir karı koca ve iki çocuktan müteşekkil... Son derece medeni ve kibar bir aile. Salonda davetler verir, Mozart ve Niestzche üzerine konuşurlar. Yüksek sesle arya dinlerler. Birbirlerine karşı tavırları da oldukça rahat... (Öte yandan Fransız sinemasının sofra/yemek adabı ve takıntısı da yine gözden kaçmıyor.)

Sophie, bahsettiğim halleriyle ailemize ve yaşayış tarzlarına tezat oluşturmaktadır. Evet, bay ve bayan Lelievre'nin ona karşı tavırları son derece müsamahakar ve şefkatlidir. Aynı şekilde kızları da öyle... ("Odasında TV. olması çok iyi ama o bir robot mu! Hep yalnız mı yaşayacak?" diye serzenişte bulunuyor annesine, kahvaltı masasında...) Ancak yine de yolunda gitmeyen bir terslik olduğunu sezinliyoruz çoğu sahnede. Sophie'nin garip hareketleri hep dikkat çekiyor. Sanki içten içe aileye karşı bir husumeti var ya da bana öyle geldi. Ailemiz tatile çıkma arefesindeyken kütüphanedeki konuşmaları hatırlayın. Baba uçak ile gidilmesi taraftarıdır. Kulak misafiri olurken gördüğümüz Sophie'nin yüzünde ise belli belirsiz, yadırgatıcı bakışlar... Aynı bakışlar, kitaplığı ilk kez gördüğü esnada da çıkmıştı karşımıza...


'Jeanne' (yönetmenin fetiş oyuncusu İsabella Huppert) ise aileye öteden beri kin besleyen bir postane çalışanı. Hafifmeşrep tavırları olan bir hanım. Sophie ile bir süre sonra kuracağı yakın dostluk, işlerin şirazesinden çıkmasına yol açacak olaylar silsilesinin başlangıcıdır. Sophie'nin zahire çıkmayı bekleyen duygularını tetikleyen, açığa çıkartan kişi olmuştur Jeanne... Alt sınıfların üst sınıflara/burjuvaziye duyduğu düşmanlığının cisim bulmuş halidir zira o. Öyle ki mektuplarını okur, gelen paketlerini karıştırır. Sophie ile kaçamakça girdikleri malikanede ayyuka çıkar bu durum. Evin ihtiş.mından büyülendiği ayan beyan belli olan Jeanne, televizyonu açar ve "Ne çok kanal var böyle!" diye mırıldanır; derken kitaplığı karıştırır. Sophie'nin kaldığı odadaki eski televizyona ise burun kıvırır, "Onlarınki seninkinden çok daha güzel!" diye bir söz eder.

---Spoiler!--- İki kızın fakirlere yardım adı altında ve kilisey. temsilen girdikleri zengin evinde, evin varsıl sahiplerince verilen yardım paketini anımsayın. Paketi açan kızlarımız, zenginlerin kullanmadığı ve deyim yerindeyse ıskartaya çıkardığı paçavralarla karşılaşır. Ve de kokmuş bir konserve yemeği... "Bunun tarihi geçmiş be, fakirleri mi zehirleyeceksiniz!" diye çıkışır Jeanne.
Derken bu konuyla ilgili peder ile girdikler. tartışma sahnesini hatırlayın. Bir an için Ferzan Özpetek'in "Kutsal Yürek" filmi dank eder hafızalarda...

İnanılmaz bir vahşet ve 'vandalizm' içeren final sahnesi ise tam Chabrol'dan beklenecek bir anlatımdı ve temelleri usul usul verildiği için etkileyiciliği daha da katmerleniyordu kanımca... Bir an kareye girip duruma müdahil olasınız geliyor.


----- Ancaaaaak; final sahnesi demişken çok mühim bir noktaya değinmeden geçemeyeceğim son olarak. Evet, film çok keskin olmasa da bir burjuvazi kritiği... Fakat filmin genelinde ve bilhassa da finalde görüldüğü üzere Chabrol, ezen/ezilen sınıflar diyalektiğini ve bildik kalıpların. ters yüz ediyor. Ezen, hor gören bir burjuva portresiyle değil; tam tersine munis, sevecen üst sınıf manzaralarıyla karşılaşıyoruz genel olarak. Yorumumda da belirttim zaten, aile efradını çizerken... Bir de madalyonun öteki yüzüne bakalım: Horlanması, hakir görülmesi, gadre uğratılması gereken alt sınıflar yerine bilakis -final sahnesinde aileye yönelik barbarca saldırıyı hatırlayın- hiçbir şekilde özdeşleşme ve empati kuramayacağınız iki 'hasta ruhlu' kadın çıkıyor karşımıza!
Son derece potansiyeli olan bir konu var elde; ancak oyunu kuralına göre oynamıyor yönetmen. Bir an için Sophie'nin ilerleyen süreçte evin mukimlerince dışlandığını kabul etsek bile (yol verilir kendisine); bu da sınıfsal güdüler ve retoriklerden 'kaynaklanmamaktadır' arkadaşlarım. Sebep, Sophie'nin uyumsuz ve garip hareketlerine binaen (evin küçük kızına şantaj yapar, istenmeyen misafirler getirir...), tamamıyla 'kişisel' ve haklı görülebilecek mazaretlerdir.
Yani mağdur taraf Lelievre ailesi olmuş; isteyerek yahut istemeyerek seyircinin içindeki basıncı itfa etmiştir Chabrol...

Bak Sophie, dileğin oldu nihayet!
...


Şüphesiz 90'ların en çarpıcı filmlerinden biri...
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın. 
  okaliptus80    ÜYE Profili  WEBMesaj ile özelden konuş 09.05.2007, 18:07
Para dünyayı döndürüyor!
Bir mark, bir yen, bir dolar, bir sterlin,
Trink trink sesi dünyayı döndürüyor!
...
Eğer zenginsen ve yalnızsan
Bir arkadaş istiyorsan
Trink trink!
...
Hayat bir kabare eski dostum
Haydi sen de katıl kabareye!
(...)


- 'Cabaret' {Cabare} - Bob Fosse, 1972.


Liza Minnelli söylüyordu kadife sesiyle... Cumartesi akş.mı tv'deydi film. Şarkının sözleri o kadar hızlı akıyordu ki ekranda, yetişebilmek namümkün! Ancak bu kadarını kaydedebildim kara kaplı deftere... Neler görmedi ki, neler not etmedi ki o defter; hangi aristokratları, n