Türkiye'nin en çok, dünyanın 8. en çok okunan Sinema sitesine Hoşgeldiniz.
Ana Sayfa Sinekritik Sinemasal Sinegişe Pek Yakında Haberler Arşiv Forum BeyazPerdem Fragman TV Tv-Dizi
Forum Ana Sayfa   |  Forum Cevaplarım   |  Forum Mesajlarım
Mesaj Kutum   |   Film Listelerim
Yıldız Yönetmenler
Kimi yönetmenlerin hayran kitlesi yıldız oyuncularınkini gölgede bırakır. Her yaptıkları film, fanları tarafından baştacı edilir. Kubrick, Spielberg, Lucas ve son yıllarda da David Fincher bu yönetmenlerden sadece bir kaçı. Genellikle fanların gözü karadır, en küçük eleştiride parlarlar. Kuşkusuz "Yıldız Yönetmenler"e sizin ekleyecekleriniz de var. Buyurun tartışmaya... nezaket sınırları içinde kalarak ;)
767 kez okunmuş / 21 cevap yazılmış > Son cevap 24.04.2008, 16:44   
delilevent  ÜYE Profili   WEBMesaj ile özelden konuş
Jim Jarmusch Üzerine Notlar...

“Nereye Gittiğinizi Bilmiyorsanız Kaybolmanız Çok Zordur”

Sayfa 1 / 1 1 

  delilevent    ÜYE Profili  WEBMesaj ile özelden konuş 16.11.2007, 19:53
Siteye yazmayalı uzun zaman oldu, eskiden olduğu gibi sitede uzun saatler geçiremeyecek olsamda bir topic açıp fırsat buldukça birşeyler karalarım diye düşündüm.

Başka yönetmenmi kalmadı Jarmusch nereden çıktı şimdi gibi düşünceler olabilir bunun için kısa bir açıklama ile devam edeyim:) Sinema tarihine baktığımız zaman birbirinden değerli yapımlara imza atmış onlarca yönetmenin olduğunu görebiliriz. Buna paralel olarak bir CD Shop’a gittiğimiz zaman Joseph Losey, Werner Herzog veya atıyorum Bresson’un herhangi bir filminede rastlayamayız. Gerçi şimdi hatırladım Losey’in “Alabalık” filminin dvd’si çıkmıştı en azından bir filmi çıkmış onu geçiyorum. Bazı box’ları saymassak rafların daha çok ucuz TV filmlerinden bozma ticari filmlerle dolu olduğunu söyleyebiliriz. Ticari olmayan daha doğrusu popüler olmayan bir film sorduğunuz zaman ise efendim? kim? gibi enteresan yanıtlar alma ihtimalimiz de yüksektir. Haliylede burada “Bir Taşra Papazının Güncesi”, “Uşak” veya “Tanrının Gazabı” gibi filmlerin yerine daha kolay erişebildiğimiz filmlerin içerisinden seçim yapıp bir topic açmak zorunda kalıyoruz. Bu arada üstte yazdığım üç yönetmeni aklıma ilk geldikleri için yazdım, belki Bresson minimalizmi açısından çağrışım yapmış olabilir bilemiyorum. Yoksa şuan dvd ye herhangi bir filmi çıkmamış nice yönetmenler nice klasikler var bunlara girersem muhtemelen topic amacından sapar. Bu işlerle ilgilenen şirketler olaya ticari bakarken kendilerince haklı olabilirler fakat klasiklere biraz daha önem verilmesini temenni etmedende geçemeyeceğim.

Klasik, kült filmler derken gelelim konumuza. Benim için maksat topic açmak olsun diye öylesine seçilmiş bir yönetmen değil Jarmusch, filmlerini ele almak istememin de bir çok nedeni var. Öncelikle Jarmusch’un Amerikan Bağımsız Sineması’nın önemli isimlerinden birisi olduğunu söylem*me gerek yok sanırım. Sadece bağımsız bir yönetmen olmasının dışında yapımlarında Fransız Yeni Dalga’nın usta yönetmenleri “Godard” ve Truffaut” gibi ustaların etkisini görmek, filmlerinin hemen hepsinde etkili olan kara mizahın seyirciyi her an gülümsetip şaşırtması bunun dışında yoğunlukla kullandığı siyah beyaz görüntüleri kendisine özgü minimal sinemasında kıpır kıpır müzikler eşliğinde estetik ve seyir zevki yüksek bir biçimde izleyiciye sunmasıda diğer bir artısıdır. Bu artılara filmlerini teker teker ele alırken yenilerini ekleyeceğim.

Bu topicte değinmek istediğim Jarmusch filmleri sırasıyla...

1 - Permanent Vacation (1980) “Sürekli Tatil”
2 - Stranger Than Paradise (1984) “Cennettende Garip”
3 - Down By Law (1986) “İçerdekiler”
4 - Mystery Train (1989) “Gizem Treni”
5 - Night on Earth (1991) “Dünyada Bir Gece”
6 - Dead Man (1995) “Ölü Adam”
7 - Coffee and Cigarettes (2003) “Kahve ve Sigara”
8 - Broken Flowers (2005) “Kırık Çiçekler”

Topiğe katkıda bulunmak isteyebilecek arkadaşlardanda bu sırayı takip etmelerini rica edeceğim. Permanent Vacation ile ilgili görüşlerimi yazdıktan üç dört gün sonra yönetmenin ikinci filmi Stranger Than Paradise’e geçeceğim üç dört gün sonra da Down By Law’a. Yazmak isteyen arkadaşlar bu üç dört günlük aralarda hangi filmden bahsediliyor ise o film hakkındaki görüşlerini paylaşırlarsa Jarmusch filmlerini daha iyi ele almış aynı zamanda daha sağlıklı bir yol işlemiş oluruz diye düşünüyorum. Şimdiden okuyan ve katkıda bulunacak herkese teşekkür ederim...
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın. 
  delilevent    ÜYE Profili  WEBMesaj ile özelden konuş 16.11.2007, 19:53
Permanent Vacation (1980) “Sürekli Tatil”

*** Spoiler İçerebilir ***

Permanent Vacation Jarmusch’un ilk uzun metraj filmidir. Jarmusch üniversiteden mezun olduktan kısa bir süre sonra usta yönetmen Nicholas Ray ile birlikte çalışma imkanı bulmuş, sonrasında kendi filmlerini yapma kararı aldığı zaman ise özellikle ilk filminde Ray’in büyük desteğini almıştı. Jarmusch’un bu ilk uzun metrajı daha önce proje olarak çektiği kısa metraj bir filmin uzatılarak oluşturulmuş halidir. Kısa filmlerini uzatarak gerçekleştirdiği uzun metrajlara sonraki bazı filmlerindede rastlayacağız. Bu ön bilgiden sonra filme geçiyorum.

Yönetmenin filmografisini takip edenler Jarmusch’un kariyerine oldukça sağlam filmlerle başlangıç yaptığını bilirler. Hatta Dead Mean’den sonra birçeşit düşüşe geçtiği bile söylenebilir. Son filmlerinde belirli bir çizgi tuttursada Stanger Than Paradise ve Mistery Train’in başarısını tekrarladığını söylemek bence güç. Bu açıdan yönetmenin ilk filmlerine dikkat diyorum.

Filme dönersek, Paramenent Vacation gerek oyuncu kadrosu, gerek mekan kullanımı açısından oldukça minimal ve mütevazi bir filmdir. Buna karşın sonrasında çekilen birçok filme esin kaynağı olduğu gibi, filmde karşımıza çıkan küçük tesadüfler bunların yol açtığı olaylar ise yönetmenin sonradan çekeceği Stanger Than Paradise ve Mistery Train gibi kült filmlerinde ana temayı oluşturacaktır bu açıdanda önemli bir filmdir. Kısaca konusunada bakalım; film topluma karşı birçeşit yabancılaşma yaşayan genç Parker’ın hayatından küçük bir kesit sunuyor bize. Bunu sunarkende sonderece estetik görüntüler eşliğinde dönemin New York’unada ışık tutuyor. Bizi New York’un gettolarında, çıkmaz sokaklar ve eski yapıların içerisinde gezintiye çıkartıyor. Parker sokaklarda amaçsızca gezerken bir taraftanda uygun gördüğü duvarlara graffiti çizip, çizdiği grafittilerin altınada Allie imzasını atıyor. Birçok insan tanıdığını söylüyor Parker, tanıdığım tüm bu insanlar sanki bir dizi vaktimi geçirdiğim oda gibiydiler. Yeni bir odaya ilk kez girdiğin zaman, merak içerisindesindir. Bir lamba, bir TV seti ne varsa ilginizi çeker ama bir süre sonra o yenilik duygusu kaybolur işte o zaman ortaya sıkıntı ve endişe çıkar...Ürkütücü bir dehşet duygusu... şeklinde anlatıyor düşüncelerini. Sonrasında şair Ataol Behramoğlu’nun “Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar, bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın” dizelerindeki gibi Parkerda bu psikozdan uzak ülkeler ve yeni yerlerin hayali ile kurtulur daha doğrusu amaçsızca sürüklenmeye başlar. Düşlerini uyanıkken gören birisidir Parker. Birçok geceyide gündüzleri yaptığı gibi sokakları arşınlayarak geçirir. Kendisini günlerdir görmeyen ve nerede olduğunu soran sevgilisinin sorularını çokda ciddiye almadan yürüyordum der. Sonrasında plağı çalıştırıp kendi kendisine dans etmeye başlar. Parker’ın yaptığı dans kanımca filmin en akılda kalıcı sahnesidir. Parker tüm bu yabancılaşma ve içe dönük yaşamı içerisinde müziği ve dansı kendisini ifade etmenin bir aracı olarak görür aynı zamanda hayatı daha yaşanılır kılmak için kullandığı bir araçtırda. Birkaç gün sonra Parker yeni yolculuklar için gerekli parayı enteresan bir olaydan sonra temin eder, ayrılık vakti gelmiştir artık. Filmin ismindede geçtiği gibi sürekli tatilde olan bir turisttir kendisi. Aynı yerde uzun süre kalamaz...

Jarmusch’un diğer filmlerinde olduğu gibi bu filmdede öykü yerine anlatım ön plana çıkıyor. “Hayatın konusu yoktur, neden filmlerin ya da kurmaca öykülerin olsun ki” diyor Jarmusch. Bu ilk filminde biraz Bresson’un minimalizmi ve Wenders’in filmlerinin melankolik havasından izler taşısada devamında gelecek filmleri Jarmusch’u özellikle Avrupada çok sevilen bir yönetmen haline getirecektir. Bu filmle ilgili söyleyeceklerimi şimdilik noktalıyorum.

Sıradaki film “Stanger Than Paradise” Birkaç gün sonra görüşmek üzere...
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın. 
  kadir503    ÜYE Profili  WEBMesaj ile özelden konuş 19.11.2007, 03:34
Leventçim, öncelikle hoş geldin diyeyim. Yİne kalitene yakışır bir topic olmuş ben de zaman zaman, yönetmenden izlediklerim doğrultusunda başlığa katılmaya çalışacağım.
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın. 
  delilevent    ÜYE Profili  WEBMesaj ile özelden konuş 19.11.2007, 11:19
Stranger Than Paradise (1984) “Cennetten de Garip”

*** Spoiler İçerir ***

Jarmusch’un ödüllü kısa filmi New World’ü iki sene sonra uzatarak oluşturduğu Stranger Than Paradise son derece zekice kotarılmış finaliyle hafızalara kazınıp diğer taraftan Jarmusch filmografisininde en parlak filmlerinden birisidir. Hatta biraz da iddialı bir söylemle Mistery Train ile birlikte en iyi iki filminden birisidir denilebilir. Ender rastlanan bir finale sahip olsada filmi sadece finaliyle ön plana çıkartmak da haksızlık olur.

Jarmusch filmlerinde sıklıkla ele alınan yabancılaşma, kimlik arayışındaki bireyler, Amerikan yaşam biçimi- kültürü ve yol teması bu filmdede karşımıza çıkıyor. Amerikan kültürü derken kısa bir süre önce kaybettiğimiz sinemacı Artun Yeres’in bir derlemesinde geçen Jarmusch’un bir sözünüde paylaşayım. Jarmusch, ünlü İtalyan yönetmen Pasolini’nin “Kültürel bir çöl yaratılmışsa orada herşey satılabilir. Çünki çölde herşey mucize etkisi yapar” sözüne atıfta bulunarak Amerikada bir kültür olmadığına dikkat çekip. Buradan yola çıkarak da filmlerimdeki mizah Amerikan, anlatım tarzım ve dünya görüşüm ise Avrupai diyordu. Bende Jarmusch ve filmlerine gerçek değerin Avrupadaki sinema izleyicileri tarafından verildiğini düşünüyorum.

Filme dönersek, öncelikle Stranger Than Paradise’in üç bölümden oluşan bir yol filmi olduğunu belirtek gerekir. Dram ve komedi ile harmanlanmış, siyah beyaz bir yol filmidir. Yol filmlerinin barındırdığı tüm dinamekleride fazlasıyla taşır. Yönetmen ilk filminde izleyiciyi Charlie Parker ile New York sokaklarında gezintiye çıkartırken bu filmde ise New York’un karmaşasından Clievland’a oradanda Floridaya uzanan bir yolculuğa çıkartıyor. Bölümlere kısaca değinirsem; ilk bölümde New York’da yaşayan Willie ile yeni bir hayata başlamak için Macaristandan ABD’ye gelip bir süre kendisinde kalan kuzeni Eva arasında yaşananlar anlatılıyor. Willie bu durumdan başlarda rahatsız olsada zamanla kuzeni Eva’ya alışıyor. Birsüre sonra Eva, Clievland’a halasının yanına gidip orada yaşama kararı alıyor. İkinci bölümde ise Willie ve en yakın arkadaşı New York’da kumar oynarken hile yapmakla suçlanınca ödünç aldıkları bir araçla çokda plan program yapmadan gidip Evayı ziyaret etme kararı alıyorlar. Son bölümde ise yine spontene gelişen bir kararla üçü birlikte Floridaya doğru yola çıkıyorlar. Karakterlerde yabancılaşma, ait hissetm*me ve buna paralel olarak kimlik arayışı gibi birtakım özellikler görülsede filmin geneline yoğun bir kara mizah hakimdir. Diğer taraftan kurgu ve anlatım biçimi olarakda oldukça yenilikçi bir yapıya sahiptir film tek plan ve kamerayla çekilmiş sahneleriyle Down by Law ve özellikle Mistery Train’den daha minimal bir kurgu anlayışına sahiptir. Diğer taraftan, filmin siyah beyaz olmasınında mevcut dramatik yapıyı desteklediğini düşünüyorum. Kendi adıma söylemem gerekinse Jarmusch’un tüm filmlerini siyah-beyaz çekmesini isterdim. Jarmusch’un yönettiği siyah beyaz ve tabii bu iki renk arasındaki (renk diyorum ama siyah ve beyaz aslında renk sayılmaz) yüzlerce gri tondan oluşmuş karelerle bir film izlemek, estetik açıdan izleyiciye tarifi zor hazlar yaşatıyor. Jarmusch’un filmlerini siyah beyaz çekmesini bir çeşit meydan okuma olarakda algılıyorum. Permanent Vacation’ı 12 bin dolar gibi inanılmaz bir fiyata mal eden yönetmen iyi bir yapmak için büyük stüdyoların desteğine ihtiyaç duymuyor renkleri bile azami kullanarak oluşturuyor filmlerini.:) Stranger than Paradise, siyah beyaz kareler Screame Joy Hawkin ve Bartok’un enfes müzikleri eşliğinde unutulmaz bir keyif yaşatıyor izleyenlere.

Son olarak filmin Cannes dahil birçok festivalde ödüller aldığında belirteyim. Jarmusch filmografisi ve bağımsız sinemanın önemli filmlerinden birisi olan Stranger than Paradise’i hala görmemiş arkadaşlara tavsiye ederim.

Sıradaki film “Down By Law”...
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın. 
  kadir503    ÜYE Profili  WEBMesaj ile özelden konuş 20.11.2007, 01:45
Stranger than Paradise'i izleme fırsatım olmadı fakat; duyduklarım itibariyle birkaç şey yazayım dedim. Jim Jarmusch'u Jim Jarmusch yapan filmi diye anılır. Bağımsız sinemanın en önemli ürünlerinden, özellikle doğal oyunculukları ve uzun planlarıyla dikkat çekiciliğini sürdüren filmde, yanlış hatırlamıyorsam müzik kullanımı yokmuş. Tabi sevgili Levent beni bu konuda aydınlatırsa daha iyi olur, zira yazısının büyük bölümünü spoiler içermesinden dolayı okuyamadım. Neyse ki "Dead Man" hakkında fazlaca yazabileceğim bir film:)
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın. 
  delilevent    ÜYE Profili  WEBMesaj ile özelden konuş 21.11.2007, 10:26
Kadircim merhaba, biraz yoğun olduğum için siteye pek bakamıyorum. Hemen soruna gelelim:) Müzik, Jarmush filmlerinde önemli bir yere sahiptir, Stranger than Paradise filminde de müzik var. Müziksiz bir Jarmush filmi de düşünemiyorum bunuda söyleyeyim:) Jarmusch bu filmde müziği birazda deneysel bir yaklaşımla kuzen Eva’nın sürekli yanında taşıdığı seyyar tek kasetçalar teybinden dinlettiriyor izleyicilere. Sadece bununla kısıtlıda değil bölüm geçişleri gibi çeşitli yerlerdede müzik kullanımı sözkonusu. Söylediğim gibi biraz deneysel bir yaklaşım olduğu için (en azından ben o şekilde düşünüyorum) kimi izleyicilere müzik kullanılmamış gibi gelebilir, bilemiyorum. Hatta Eva’nın dinlediği müzik üzerine enteresan diyaloglarda geçiyor filmde. Kadircim ilgin için teşekkür ederim sıra Dead Man’e geldiği zaman yorumlarını bekliyorum, onur verirsin. Fırsat bulabilirsem bende bir iki gün içerisinde sıradaki film Down by Law ile ilgili görüşlerimi paylaşırım, sevgiler...
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın. 
  delilevent    ÜYE Profili  WEBMesaj ile özelden konuş 23.11.2007, 19:37
Down By Law (1986) “İçerdekiler”

*** Spoiler İçerir ***

Jarmusch’un üçüncü uzun metraj filmi Down by Law için yönetmenin en eylenceli ve komik filmi olduğunu söylemek çokda yanlış olmaz. Diğer taraftan ise Amerikan toplumundaki bireylerin yabancılaşma ve iletişimsizlik sorunsalınıda en derinden işleyen filmlerinden birisidir. Film enfes bir müzikle başlar ve müthiş bir kavşak sahnesiyle sona erer. Başlangıç ve bitişi bu kadar güzel olan ender filmlerden birisidir. Şuan aklıma geldiği için yazıyorum tamamiyle farklı filmler olmasına rağmen özellikle müzik kullanımı ve müziğin insan üzerinde bıraktığı etki bakımından Coppola’nın Apocalyps Now filminin açılış sekansı tadındadır. Bu enfes ve iç gıdıklayıcı (artık ne demekse) müzikle birlikte izleyicilerin koltuklarına daha bir sağlam oturup filmin devamını daha bir dikkatli izleyeceklerini düşünüyorum. En azından bende böyle bir etkisi oldu. Filmin konusunada kısaca değinelim.

Film üç karakter üzerinden yürüyor; bir tanesi gayrimeşru işler yapan tam mesleğini söylemeye gerek yok Jack, bir diğeri Dj Zack sonuncusu da elinden düşürmediği not defterine öğrendiği her kelimeyi not alan İtalyan Turist, Roberto (Roberto Benigni). Kahramanlarımızın hayatlarının çokda yolunda gitmediğini görüyoruz filmin başında. Dj Zack’in sevgilisiyle ciddi problemleri vardır, mesleğinde çok başarılı olduğuda söylenemez. Yine sevgilisiyle yaptığı ciddi bir tartışmanın ardından kendisini sokaklara atar. Jack’in ise gözü yükseklerdedir. Yaptığı birtakım gayrimeşru işlerden daha fazla para kazanıp lüks limuzinlerle gezmek gibi enteresan hayalleri vardır.

Bir süre sonra Jack, Zack ve Roberto’nun yolu New Orleans Bölge Hapishanesinde aynı hücrede kesişir. Jack ve Zack iki tutunamayandır aslında çevrelerinde çok fazla insan yoktur, olanlarda güvenilmez tiplerdir. İkiside bir çeşit komploya kurban giderler bunun sonucunda da aynı hücrede buluşurlar. Bu komplo üzerine filmde, klasik olan aslında ben masumum gibi enteresan diyaloglarda geçer. İçeride kimse kimsenin masum olduğuna inanmaz tabi, gerçi çokda umurlarında değildir kimin suçlu kimin masum olduğunun. Bu dış dünyaya karşı olan iletişimsizlik Jack ve Zack arasanda hücredede devam eder. Hemen hiç konuşmazlar, iletişime geçmek için her ikiside en ufak çaba göstermezler zamanla çok şiddetli kavgalar dahi ederler. Bir seferinde Jack birşeyler anlatırken Zack onu susturur, onunla muhatap olmak istemediğini belirtir ve bana göre sen burada yoksun der. Jarmusch bu karakterlerden yola çıkarak Ameriken toplumundaki iletişim, hoşgörü ve yabancılaşma üzerine dokunuşlar yapar. Jack ve Zack’in ilitişimsizliği farklı kültüre sahip değişik bir coğrafyadan gelen Roberto’nunda aynı hücreye düşmesiyle biraz yumuşar. İtalyan turistimiz son derece eylenceli ve meraklı birisidir. Bu iletişimsizlik Roberto’ya karşıda sürer fakat Roberto ikisinden de farklıdır. Zack’in hergeçen gün duvara çentik atmak için kullandığı füzeni çalıp duvara kocaman bir pencere çizer. Böyle bir davranışı o hücrede onlarca yıl kalsalarda ne Jack nede Zack yapabilir bunun farkındadırlar. Merakla Roberto’nun çizdiği pencereye bakarlar kaçırılmaması gereken bir sahne... Sonrasında Roberto’nun yaptığı enteresan bir kaçış planını uygularlar ve New Orleans Bölge Hapishanesinden kaçarlar. Bunun sonucunda bir dizi komik olaylar zinciri birbirini takip eder ve filmimiz iki Amerikalının o müthiş kavşak sahnesinde farklı yönlere gitmeleriyle noktalanır. Bu sahnede hangi yolun doğru yöne gittiği konuşurlarken Jack, Zack’e sen hangisini istiyorsan oradan git tamam mı? Ben diğer yoldan gideceğim der. Sonrasında çerçevelenip duvarımıza asabileceğimz güzellikte bir kare ile sonlanır film. Hapishanedeki kaçıştan sonra Roberto’nun hayatının kadınını bulup mutlu olmasına karşı iki Amerikalının ıssız bir kavşakta zıt yönlere gitmeleride manidardır.

Jarmush siyah beyaz olarak çektiği bu filmle filmografisine oldukça sağlam bir film eklemekle kalmayıp bir anlamda Stranger Than Paradise ile yakaladığı başarınında tesadüfi olmadığını kanıtlamıştır. Sonrasında gelecek olan Mistery Train gibi bir kült yapımlada bu başarısını pekiştirip, bağımsız sinemanın önemli isimleri arasındaki yerini alacaktır.

Bağlamak gerekirse Down By Law sonderece eylenceli bir film olmasının yanı sıra alt metninde ciddi göndermelerde bulunan iç gıdıklayıcı müziği ve Jarmusch estetiğinin vazgeçilmezi olan siyah beyaz karelerle süslü sonderece özgün bir yapımdır. İzlememiş arkadaşlara tavsiye ederim. Yorumları biraz hızlı yazıyorum okuyan arkadaşlar, imla hataları varsa kusuruma bakmasınlar.

Sıradaki film “Mystery Train”...

bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın. 
  oscar1895    ÜYE Profili  WEBMesaj ile özelden konuş 24.11.2007, 01:06
''Acı-Tatlı Bir Jarmusch Dünyası''


Muhtemelen gördüğünüz, görebileceğiniz en sıradışı giriş sekanslarından birine sahip Down By Law. New Orleans sokaklarında bir yolculuğa çıkarız enfes ''Jockey Full Of Bourbon'' şarkısı eşliğinde. Jarmusch bu yolculuk sırasında bizi filmin iki ana karakteriyle tanıştırır. Dj Zack ve kadın satıcısı Jack...

Zack işindeki gururundan dolayı kız arkadaşıyla kavga eder ve sokağa atılır. Sonra bir oyunun sonucunda kendini bir hücrede bulur. Öte taraftan hayatını kadın satarak kazanan (ve kadınlardan biraz olsun anlamayan) Jack de yine tamamen kendisine hazırlanmış bir tuzakla aynı hücrede bulur. Esasında bu iki kahramanımız pek de öyle temiz insanlar sayılmaz.Yani içeri düşmeleri hiç de şaşılacak bir durum değil. Ne var ki iki karakterimiz de suçsuz yere kodestedir. Jarmusch seyirciyi ters köşeye yatırıyor. İtalyan aksanlı ingilizcesiyle Roberto da aynı hücreye düşer ki Roberto'nun kodese ilk defa geldiği sahnede kopuyor insan. zack ve Jack'in bitmek bilmeyen bakışlarının ardından Roberto şu cevabı verir: ''Eğer bakışlar öldürebiliyorsa, ben şu an öldüm demektir.''

Şiir aşığı, İtalyan aksanı İngilizcesiyle saf mı saf, katil karakterimiz Roberto'yu; esasında pek de temiz olmayan ama suçsuz yere hapis yatan karakterlerle bir araya getirir Jarmusch. Karakterler kendi kişilikleri ve içinde bulundukları durumla çelişki halindeyken; yine kendi aralarında da büyük bir çelişki halindedir. Hatta bu karakterler arasındaki çelişki zaman zaman Jack ve Zack'i birbirine düşürür. Her defasında da sevimli kişiliğiyle Roberto düzeltir arayı.

Tamamen birbirine zıt karakterlerin aynı hücrede kaderlerinin kesişmesi, trajikomik firarları ve herşeye rağmen sıcacık dostluklarının öyküsünü anlatan Jarmusch filmi siyah-beyaz çekmeyi tercih etmiş. Jack ve Zack rolünde müzisyen Tom Waits ve John Lurie oynuyor. Hatta oynamakla da kalmayıp John Lurie filmin müziklerini de yapmış; Tom Waits'ın da Rain Dogs adlı albümünden ''Jockey Full of Bourbon'' adlı şarkısı filmin giriş sekansında kullanılmış. Filmde her zaman gerginliği düşüren renkli karakter Roberto'ya ünlü İtalyan komedyen Roberto Benigni hayat vermiş. Roberto Benigni'nin gerçek hayattaki eşi Nicoletta Braschi'yi de filmin sonlarında görebiliyoruz.

İzlerken insanın içini sıcacık, kıpır kıpır eden bu sıradışı dostluk filmi için son olarak ''İ screamaaaaa, you screamaaaaa, we all screamaaa for ice creamaaa'' diyorum, başka da birşey demiyorum...
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın. 
  delilevent    ÜYE Profili  WEBMesaj ile özelden konuş 30.11.2007, 19:51
Mystery Train (1989) “Gizem Treni”

*** Spoiler İçerir ***

Mistery Train, Jarmusch filmografisinin en beğendiğim filmidir. Yine farklı hayatlar, kesişen yollar, kıpır kıpır müzikler ve seyrine doyum olmayan tekrar tekrar izlenilesi bir film. Özellikle kurgusu ile diğer filmlerinden ayrılıyor bu film.. Üzerinde daha çok düşünülmüş ve ince hesaplar yapılmış bir kurgu bu. Bunun içinde filmin sonderece dikkatli izlenilmesini tavsiye ediyorum. Gerçi yazımın başına spoiler içerir ibaresini yazdığım için yazıların okunduğunuda pek düşünmüyorum. Gerçi çok da önemli değil ben yazılarımın okunup okunmaması kısmı ile pek ilgilenmiyorum, zaten filmleri tamamladıktan sonra bu topiğide noktalayacağım. Açıkca söylemek gerekirse yazarken spoiler verme korkusu ve endişesini taşımak da istemiyorum bu açıdan bundan sonraki filmelerin başında da spoiler içerir ibaresi bulunacak. Sözü fazla uzatmadan filme dönüyorum.

Bazı filmler vardır konusuyla, müziğiyle, kurgusuyla veya izlerken hissettirdiği estetik hazlarla insanı birsüre etkisi altına alır. Kolay tüketemeyiz böyle filmleri izlerken ve sonrasında kişiye çeşitli soralar sordurur, insan zihnini meşgul eder. Mistery Train de bu tarz bir film, nasil ki insan klasikleri çeşitli dönemler içerisinde tekrar tekrar okayabiliyorsa bu filmide tekrar tekrar izleyebilir diye düşünüyorum. Bu kadar övgü yeter birazda filmin konusuna değineyim.

Film başta bir bayan ve erkek iki Japon turist olmak üzere birkaç farklı karakterin Elvis Presley’in doğup büyüdüğü hatta ilk kayıtlarını yaptığı Memphis de yaşadıkları birtakım olaylar üzerine kurulu. Köhne sayılabilecek bir otelde kesişiyor karakterlerin yolları. Özellikle Elvis’den bahsediyorum çünki film daha çok Elvis iconu üzerinden yürüyor. Film iki Japon turistin tren yolculuğuyla başlıyor. Fondada filmin kimi yerlerinde tekrar dinleyeceğimiz Elvis’in hit parçası Mistery Train çalıyor. Jarmusch, tıpkı Stranger Than Paradise ve Down by Law filmlerinde olduğu gibi yine oldukça etkileyici bir başlangıç yapıyor filmine. Japon turistlerimiz başta Elvis olmak üzere bir çeşit Amerikan mitinin peşinden sürüklenip Japonyadan çok uzakta olan Memphis’e kadar gelmişlerdir. Ellerinde kırmızı bavulları fonda enfes bir blues müzik eşliğinde meraklı gözleri ile etrafı süzerek yürürler Memphis sokaklarında. Esas amacları Elvis’in yaşadığı yeri görmek olan turistlerimiz haliyle ilk olarak Elvis’in kayıtlarını yaptığı stüdyoyu gezerler. Bu izleyiciler içinde güzel bir tecrübe olur. Çünki bu stüdyoda sadece Elivis değil Johny Cash, Carl Perkins, Jery Lee Lewis gibi usta müzisyenlerde kayıt yapmışlardır. O mekana girip o havayı solumak turistlerimizi oldukça mutlu eder. Gece olduğunda Japon kız Memphis deki Elvis heykelinin karşısında yarı hipnoz şekilde Elvis Kraldı şeklinde sayıklar. Soluk yüzlü erkek arkadaşı ise Carl Perkins daha iyiydi şeklinde cevap verir. Karakterler arasındaki bu tip tatlı atışmalara zaman zaman rastlayacağız. Geceyi geçirmek için geldikleri otel ise filmin diğer kahramanları ile, aynı zaman diliminde farklı odaları paylaştıkları mekandır. Yönetmen bu paralel hikayeleri ince nüanslar kullanarak ustalıkla filme aktarmış. Ne demek şimdi bu diyenler olabilir. Bunu hikayeler ve karakterler değiştikçe yaşanan bazı olaylardan anlıyoruz. Kısa kısa geçiyorum arkadaşlar filmi izleyenler bu sahnelerin ne kadar zekice kotarıldığını göreceklerdir. Köhne otelin her odasında kocaman Elvis posterleri var bunuda söyleyeyim. Japon turistlerimizi odalarına çıkartan görevli uzun süre bahşiş bekleyince bayan turistimiz pardon, lütfen bekleyin diyerek bavulunun içerisinde 10 dk arayıp bulduğu bir tane Japon eriğini çıkartıp görevliye vermeside kültürel farklılıklara dikkat çeken hoş bir sahneydi. Filmde benim oldukça hoşuma giden bir diğer sahnede Japon bayan turistin Elvis ve benzerlerinin fotoğraflarını yapıştırdığı albüm sahnesiydi. Kimler yokki Elvis benzerleri arasında Nemrutta bulunan Kommagene krallığından kalma heykellerden birisi ile Elvis arasındaki benzerliğe dikkat çeken fotoğraf oldukça enteresandı, herkesin görmesini isterim, Madonna ve Özgürlük anıtı ile arasındaki benzerliklerde gerçekten ilginçti. Başından sonuna kadar her sahnesi ve her karesinde keskin zeka pırıltılarının olduğu bir film Mistery Train. Bu hikayeye biraz fazla yer verdim diğerlerini biraz kısa geçeceğim. Japon erkek turistimizin biraz tuhaf bir yapısı var, onada değinelim biraz. Fazla konuşmayan gülmeyen mutsuz sayılabilecek donuk bakışları olan bir kişilik. Bir seferinde yine odanın camından aynı donuk ve boş gözlerle dışarıyı izlerken, sevgilisinin yatakta doğrulup nereye bakıyorsun şeklindeki sorusuna, Memphise diyor. Ne düşünüyorsun şeklindeki bir soruya ise 18 yaşında olabilmeyi şeklinde kısa ve net cevaplar vererek konuşuyor. Sevgilisinin yaptığıbir dizi kompliman bile erkek turistin mimiklerinde herhangi bir etki yapmıyor aynı dokukluk devam ediyor. Geceyi sevişerek sonlandırıyorlar, bunu niçin yazdığımı gelirsem bu sahnenin sonraki hikayeler arasında zamansal bir paralellik olduğunun kanıtı olarak kullanılacak olmasıdır. Bir sonraki gün otelden ayrılacakları zaman yan odadan daha doğrusu otelin içesinden gelen bir silah seside bu paralel kurgunun önemli bir ayrıntısı olacak.

Sonraki hikayemiz bir İtalyan turist ile devam ediyor (bayan). Onunda yolu da birdizi olaydan sonra Memphis deki köhne otele düşecektir. Turist yazıyorum ama bu bayanın hikayesi biraz farklı bu kısmı filmi izleyecek arkadaşlara bırakıyorum. Bu hikaye ile ilgili en hoş ayrıntı bir restaurantta yemek yerken gerçekleşiyor. Sanki daha önce tanışmıştık şeklinde bir söylemle gelip karşısına oturan pekde tekin olmaya bir adam turist bayana garip bir hikaye anlatmaya başlıyor. Bayanın oldukça kibar bir şekilde biz tanışmış olamayız ben Romadan geldim şeklindeki sözlerini çok da ciddiye almadan Kral ve senin hakkında bilgim var şeklinde başlayarak “Size ileteceğim çok önemli bir mesajım var” diyor ve devam ediyor. Neredeyse günü gününe bir yıl oluyor Memphise dönüyordum. Akşam boyunca yolda otostop yapanları germeye başladım. En tuhaf olanda yavaş yavaş farkına vardım ki...hepsi tek bir insana benziyordu. Memphis e yaklaşırken onlardan birisini daha gördüm. Artık durup arabama almaya karar verdim. Hemen kapım açıldı ve otostopçu arabama bindi. Yanıma oturup aynen şunu dedi... Bu arada Romalı turist ne anlatıyor bu acaba gibilerinden biraz dikkatini yoğunlaştırıyor. Neyse adam anlatmaya devam ediyor; arabama binen kişi, beni aldığın için teşekkür ederim beyefendi dedi. O gerçekten kibar sesi duyunca, ruhumun derinliklerine etki etti. O sesi tanıyordum ama kimdi çıkartamıyordum. Memphise varınca inmek istediği yeri sordum. Bana Graceland’ın yerini bilip bilmediğimi sordu. Elbette biliyordum onu Graceland’ın yakınlarında bir yerde bırakacağımı söyledim ve o anda Jetonum düştü. O sesi tanıyordum Kral’ın ta kendisiydi. Elvis’in sesiydi şeklinde devam ediyor anlatmaya. Hatta onun Elvis olduğunu kanıtlamak için Tanrıya da yemin ediyor. Tuhaf adam genç ve yakışıklı Elvis’i arabasına gerçekten otostopçu olarak aldığına inanmış görünüp bu garip hikayeye Romalı turistimizide inandırmaya çalışıyor. Sonrasında da Elvis bana döndü dedi ki bundan bir yıl sonra sizden bir iyilik isteyeceğim. Romadan gelen o kızı gördüğünüzde bunu ona vermenizi istiyorum ve gözden kayboldu. Adam cebinden birşey çıkartıyor ve bayana veriyor. Bu sözde Elvis’in saçlarını taradığı taraktır. Neyse çok uzattım, bayan hikayeye tabiki inanmıyor ama adamdan kurtulmak içinde yüklüce bir parayıda gözden çıkartıyor. Sonrasında yolu diğer hikayelerin geçtiği otele düşüyor. Otele geldiği zaman kendisi gibi yanlız ve takıntılı bir İngiliz bayanla tanışıyor ve aynı odada kalıyorlar. Hızlı hızlı geçiyorum. Gece yatakta sohbet ederlerken yan odadan sevişme sesleri geliyor. Seslerin o sırada yan odada bulunan Japon turistlerden geldiğini anlıyoruz. Sabah da aynı silah sesini duyuyorlar.

Bir sonraki hikayede ise bir grup Amerikalının başından geçen komik, komik olduğu kadarda trajik hikayeye tanıklık ediyoruz. Bu seferki hikayenin kahramanlarından bir tanesi Jarmusch’un Coffee and Cigarettes filmindede ikarşımıza çıkan, bağımsız sinemanın usta oyuncusu Steve Buscemi’dir. Bir beyaz ve iki siyahi arkadaşı ile birlikte bir dizi sakarlıkla başlayan gecenin ardından yolları memphis deki köhne otele düşecektir. Filmdeki farklı hikayeler anlatılırken sabah duyulan silah seside bu hikaye ile netlik kazanıyor. Puzzle da taşlar yerine oturmuştur artık. Jarmusch en eylenceli hikayeyi sona saklamış, filmin finali ve Buscemi’nin oyunculuğu da görülmeye değerdi. Aynı mekanda farklı karakterlerin başından geçen olayların ustalıkla anlatıldığı bu filmi anlatmaya kelimler gerçekten yetmiyor...

Sıradaki film “Night on Earth (Dünyada bir Gece)”...
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın. 
  delilevent    ÜYE Profili  WEBMesaj ile özelden konuş 12.12.2007, 15:09
Night on Earth (1991) “Dünyada Bir Gece”

*** Spoiler İçerir ***

Jarmusch; farklı hayatlar, kesişen yollar ve tesadüflerle oluşan küçük ve samimi hikayelerini anlatmaya devam ediyor. Los Angeles’da bir gün batımı ile başlay!p, New York, Paris ve Roma’da devam edip Helsinki’de hüzünlü bir hikaye ile sona eriyor film. Hikayeler farklı coğrafyalarda farklı kültürlere ait insanların başından geçmesine karşın hepsinde aynı sıcaklık ve samimiyet durumu hakim. Hava kararıp saat özellikle gece yarısını geçtiği zaman birçok insan evinde istirahattedir, bazı insanlar ise hangi şehirde hangi ülkede yaşarlarsa yaşasınlar yaptıkları iş gereği çalışmaya devam ederler. Bu filmdeki kahramanlarımızda gece yarısından sonra da çalışmaya devam eden taksi şoförleri ve arabalarına aldıkları yolcular ile ilgili. Jarmusch bu filmde de sıradan insanların hayatlarını anlatmaya devam ederken daha çok karakter analizi yapıp karaterler üzerine yoğunlaşıyor. Birçoğumuzun taksilerde geçen benzeri hikayeleri vardır diye düşünüyorum. Film, izleyenlerde nerede yaşarsak yaşayalım, yeryüzündeki tüm insanların bir bütünün parçası ve kocaman bir ailenin fertleri oldukları hissini uyandırıyor. Romadaki taksi şoförü ile neşelen!p Helsinki’deki taksi şoförü ile hüzünleniyoruz. Bu mütevazi yaşamlar anlatılırken yaşanan sorunlar ve hikayelerin hepsi hepimizin her an yaşayabileceği olaylar, hepsi hayatın içinden. Kahramanlarımızın taksi şoförü olmalarının dışında ekstra bir özellikleri yok.

Jarmusch’u özel kılan hayatın güzelliğini küçük detaylarda bulup, bu detayları kara mizah ve enfes müziklerle harmanladıktan sonra minimalizminden ödün vermeden bizlere sunması veyada sıradan yaşamlardan olağanüstü hikayeler çıkarması değilmidir. Bu filmde de Jarmusch dünyaya bir taksinin penceresinden bakıyor. Diğer taraftan bu yaşamlara bir çeşit saygı duruşunda da bulunuyor. (en azından bana öyle geldi) Nedir bu saygı duruşu, örnek vermek gerekirse özellikle ilk hikayede ki genç ve güzel taksi şoförünün yaşamından bir kesit anlatılırken bu hissediliyor. Arabasına aldığı zengin bayanın kendisini bir filmde oynatabileceği bu sayede kendisine farklı kapıların açılabileceği şeklindeki sonderece cazip teklifini pekde önemsemeden reddediyor. Çünki onun hayalinde yolculuk esnasında konuştukları gibi bol çocuk yapabileceği mutlu bir yuva kurmak vardır. Meslek olarak da taksi şoförlüğünün dışında abileri gibi oto tamirciliği yapmak gibi ikincil bir planı var. Teklifi aldığı zaman (casting corumlusu) zengin bayan’a yeryüzünde bu işi yapmak isteyecek birçok kız vardır ama o ben değilim şeklinde cevap verip yoluna devam ediyor. Casting sorumlusu, bu teklifinin reddedilmesine bir anlam veremiyor ve uzunca sayılabilecek birsüre bunun şaşkınlığını yaşıyor. Oysaki o bol para ve şöhreti kimsenin reddetemeyeceğini düşünmektedir bunun için de genç kızın (Winona Ryder) bu teklifi hemen kabul edip kendisine minnettar kalacağını düşündüğünden ciddi bir hayal kırıklığı ve şaşkınlık yaşıyor. Genç kız küçük hayalleri ile mutludur ve onların peşinden gider buda bence oldukça erdemli bir davranıştır. Saygı duruşu olarak bahsettiğim noktada tam olarak buydu.

İkinci hikayemiz New York’dan. Brooklyn’e gitmek isteyen fakat hiçbir taksinin kendisini almadığı siyahi bir adam ile taksicilik yapan ingilizcesi kadar otomobil kullanımıda zayıf olan daha önce palyaçoluk da yapmış bir Alman arasında geçiyor. Aynı komik şapkadan taktıklarını farkeden enteresan bir ikili oluşturuyorlar otomobilin içerisinde. İsimleri olan Yo yo ve Helmet üzerinden oldukça eylenceli bir muhabbet geliştiriyorlar. Bu eylenceli muhabbet Yo yo’nun yolda Angela’yı görmesine kadar devam ediyor.

Üçüncü hikayede ise Paris’e gidiyoruz. Paris de saat sabaha karşı dört. Sokak lambalarının aydınlattığı yollar dışında şehire derin bir sessizlik hakim. Bu sessizlik bir taksinin kameranın önünden geçmesi ile son buluyor. Sonrasında kamera taksi ile birlikte Paris’in adeta terkedilmiş hissi uyandıran boş sokaklarında haraket etmeye başlıyor. Bir süre sonra kamera taksinin içerisini gösterdiğinde arka koltukta kendilerinin önemli insanlar olduklarını söyleyen iki siyahi yolcu olduğunu görüyoruz. Oldukça eylenceli tipler sürekli gülerek muhabbet ediyorlar ama bu durum hafif agresif olduğu hissedilen şoförün pek hoşuna gitmiyor. Bir süre sonra muhabbet taksi şoförü üzerinden yürümeye başlayınca işler biraz karışıyor. Önce nereli olabileceği üzerine akıl yürütüp Togo, Gabon, Kamerun gibi ülkeleri sayıyorlar. Bu arada müthiş eyleniyorlar, bu muhabbetin sonu Fildişi Sahilli kızgın şoförün iki yolcusunu ıssız bir yerde arabadan indirmesiyle son buluyor. Sonrasında aldığı yolcu ise kör bir bayan. Bu yolcu şoförün oldukça dikkatini çekiyor uzunca bir süre dikiz aynasından yolcuyu inceledikten sonra birazda meraktan “körler siyah gözlük takmazlarmı” “hep körmüydünüz” gibi enteresan sorular sormaya başlıyor. Yolcu ise gözlük ile ilgili soruya “hayatımda hiç kör görmedim” şeklinde cevap verdikten sonra soruların devam etmesi üzerine dinle salak herif senin yaptığın herşeyi bende yapabileceğim gibi fazlasınıda yaparım, sadece körüm diyor. Örneğin araba kulanamassın şeklinde gelen soruyada peki sen kullandığınımı zannediyorsun şeklinde cevap veriyor. Birsüre sonra birazda bu muhabbetten sıkılmış olacak ki gecenin bir yarısı nereden gel!p nereye gittiği belli olmadan bir kanalın kenarında inip yürümeye başlıyor.

Sonraki hikaye Roma da geçiyor. Roma’da da saat 04’ü gösteriyor. Bu seferki kahramanımız Jarmusch filmlerinde sıklıkla karşımıza çıkan Roberto Benigni. Benigni’yi bir Jarmusch filminde izlemek herzamlanki gibi çok keyif veriyor. Burada geçen hikaye içerik olarak diğerlerine nazaran biraz hafif kalsada en eylencelisi olduğunu söylemek mümkün. Roberto’nun araç kullanırken yaptığı monolog ve arabasına aldığı Rahip’e anlattığı hikaye oldukça eylenceliydi. Jarmusch, filmini Helsinki’de gün batımına yakın oldukça hüzünlü bir öykü ile sonlandırıyor.

Film; Winona Ryder, Beatrice Dalle ve Roberto Benigni başta olmak üzere oldukça zengin oyuncu kadrosuna da sahip. Filmin geçtiği şehirleri göz önünde bulundurursak, filmin maliyetinin, yönetmenin diğer filmlerine nazaran daha çok olabileceğini söylemekte mümkün. Oyunculuklar oldukça doğal, görüntü yönetmenliğide oldukça başarılı. “Dünyada Bir Gece” Her yönüyle izlenilmeyi hak eden bir filmi. Jarmusch; filmografisinde önemli bir yere sahip olan bu film ile izleyicileri seyrine doyum olmayan, damakta essiz tadlar bırakarak günbatımından şafağa dek süren kıtalar aras! kimi zaman eylenceli kimi zaman hüzünlü bir yolculuğa çıkartıyor. Yine çok uzadı, fazla söze gerek yok, izlememiş herkese tavsiye ederim. (İmla hatalarım varsa kurusuma bakmayın, sevgiler)

Sıradaki film “Dead Man (1995) Ölü Adam”
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın. 
  kadir503    ÜYE Profili  WEBMesaj ile özelden konuş 22.12.2007, 19:35
Leventcim kusura bakma biraz geç geldi yorumumum, yeni fark ettim Dead Man'e geçtiğini de:)



- Varoluşun Peşindeki "Ölü Adam" -

Kendi tarzını ortaya koymuş bağımsız yönetmen Jim Jarmusch'dan yine özgün bir film.
Siyah-beyaz olarak çekilen film; kızılderelilerin aziz, beyaz adamların suçlu olduğu bir dünyada geçiyor. Filmin genelinnin de western koktuğunu da hatırlatayım.

Filmin olay örgüsü de şöyle; William Blake yeni bir hayata başlamak amacıyla geldiği kasabada bir cinayete karışır ve de burada ciddi bir yara alır. Filmin genelini Blake ölümle yaşam arasında giderek baygın bir şekilde ilerliyor. Blake'in bir kızıldreliyle karşılaşmasıyla ölü adamın yolculuğu başlıyor. Bu tarz filmde oyuncunun performansı çok önemki çünkü izleyinin onun bir bakışından bile farklı anlamlar çıkarabileceği bir film. Depp'de harika bir peformonsla Jarmusch'un anlatmak istediklerini izleyiciye anlatmasında aracı olmuş. William Blake hikayenin ilerleyen bölümlerinde masum yapısından kurtulur ve kendisini bulur. Bir başka deyişle William Blake'in yaşamdan ölüme geçişini görürüz.

Filmin bütününe şiirsellik hakim. Bir başka deyişle "Dead Man" için varoluşu anlatan bir yapım olarak da tanımlayabiliriz.

"Her gece ve her sabah, doğar bazıları acıya. Her sabah ve her gece doğar bazıları tatlı hazza. Doğar bazıları sonsuz geceye..."

“Kalbinin yanında beyaz adamın metali var. Kesip çıkarmaya çalıştım, ama çok derinde. Bıçak kalbini kesebilir ve ruhunu özgürleştirebilir. Aptal beyaz adam...”

“Birbirine benzer şeyler, doğada birbirine benzemek için büyür ve konuşan kayalar uzun süre güneşe bakarak uzandılar. Bazıları onların şimşekle birlikte indiklerine inanıyor ama ben yerde olduklarına ve aşağı doğru fırlatıldıklarına inanıyorum.”

“Pencereden dışarı bak. Bu sana sandalda olduğun zamanı anımsatmadı mı? Ve sonra o gece, uzanmış tavana bakıyordun, kafandaki su manzaradan farklı değildi, kendi kendine düşünüyorsun. Nasıl oluyor da manzara akıp giderken sandal hareketsiz kalıyor.”
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın. 
  delilevent    ÜYE Profili  WEBMesaj ile özelden konuş 02.01.2008, 13:49
Dead Man (1995) “Ölü Adam”

Jarmusch’dan ezber bozan bir Western

Johnny Depp’ih popularitesinden kaynaklı olarak Dead Man’in en bilinen ve en çok izlenen Jarmusch filmi olduğunu düşünüyorum. Herhangi bir oyuncunun popularitesi’nin bir Jarmusch filminin daha çok izlenmesi ve bilinirliliği için neden oluşturması aslında rahatsız edici bir düşünce. Başrol oyuncusunun tanınırlılığını ve sinema izleyicisinin genel profilini göz önünde bulundurduğum zaman ben bu şekilde düşünüyorum. Yanılıyor da olabilirim tabi emin değilim. Bir sinema izleyicisi ister Jarmusch’u takip edip sevdiği için isterse Jarmusch’u hiç tanımadan sadece Depp oynadığı için meraktan izlesin her iki koşuldada izleyeni tatmin edecek kazanç sayılabilecek bir filmdir Dead Man.

Jarmusch filmografisine yabancı olup yönetmenden ilk olarak bu filmi izleyen bir sinemasever için çeşitli handikaplar barındırabilir film. Sırf akıl yürüttüğüm için böyle yazıyorum söylediğim gibi yanılıyor da olabilirim. Bu handikaplar atıyorum; hiç Pasolini izlememiş birisinin direk Salo ile başlaması kadar sıkıntılar doğurmayabilir hatta doğurmazda ama yönetmenin filmografisine bu filmle başlayan bir insanla daha önce “Permanent Vacation”, “Stranger Than Paradise” veya “Down By Law” filmlerinden birini veya birkaçını izlemiş olan birisinin filme yaklaşımı ve filmi okuma biçimi farklı olacaktır. En basit örneklerle açıklamak gerekirse filmin siyah beyaz olması, en kanlı sahnelere bile hakim olan kara mizahın izleyici üzerindeki etkisi, müzik kullanımı, William Blake (Depp) ve Kızılderili’nin çıktığı birazda ruhani ve içsel sayılabilecek yolculuk esnasındaki kimi diyaloglar, Jarmusch filmlerinin vazgeçilmezi olan farklı karakterler, kesişen hayatlar ve yol temasınıda eklediğimiz zaman her ne kadar izleyicinin damağında essiz tadlar bıraksada filmin okunmasında birtakım sıkıntılar doğurabilir diye düşünüyorum. Şunuda belirteyim Jarmusch estetiğinin vazgeçilmesi olan kontrastı yüksek siyah beyaz kareler kullanılan mekan zenginliğinden olacak hiç bu kadar güzel olmamıştı.

Filmin bilinirliliğinin fazla olmasından dolayı bir iki hatırlatma dışında konusuna ilişkin pek birşey yazmak istemiyorum. Film Fransız Şair Henri Michaux’un “Tercihen ölü ber adamla yolculuk etmeyeceksin” sözü ile başlıyor. W.Blake’in sadece kızılderili yol arkadaşı Nobody tarafından da olsa yaşarken ölü bir adam olarak görülmesi ve birlikte çıktıkları tehlikelerle dolu yolculuk düşünülürse bunun başlangıç için sonderece uygun bir söz olduğunu söyleyebilirim. W.Blake’in tren yolculuğu esnasında etrafı izlerken gördüğü terkedilmiş kızılderili çadırları, at arabaları ve yolcuların tren camından bufalo avlamaları gibi sahneler nasıl bir yere doğru yolculuk yaptığı konusunda ip uçları veriyor. Bu yolculuk sırasında yanına gelen hiç tanımadığı karanlık yüzlü bir tipin söylediği “Pencereden dışarı bak, bu sana sandalda olduğun zamanı hatırlatmıyor mu? Sonra o gece geç vakitte, uyanmış tavana bakıyordu ve kafandaki su... çevrendeki manzaradan pek farklı değilken, kendi kendine şöyle demiştin: “Sandal yerinde durduğu halde, nasıl oluyorda manzara akıp gidiyor?”... şeklindeki sözleri hernekadar filmin başında anlamsız gelsede veya anlamsız gelme ihtimali yüksek olsada dikkat diyorum.

Cleveland’dan Machine Kasabasına gelen kendi halinde bir muhasebeci’nin yaptığı iş görüşmesi ve meydana gelen bazı olumsuzuklar sonucu bir Kızılderili ile çıktığı tehlikeli yolculuk Jarmusch filmlerine yakışır bir finallede noktalanıyor. Film zengin oyuncu kadrosuylada dikkat çekiyor. Oyuncu olarak filmin ağır topu bence bembeyaz saçları ve kendine özgü karizmasıyla Machine Kasabası’nın acımasız patronu rolündeki efsanevi aktör Robert Mitchum’dur. Diğer taraftan John Hurt ve genellikle üçüncü sınıf action’larda karşımıza çıksada Lance Henriksen’in performanslarıda görülmeye değer. Johnny Depp’in sıkı bir takipçisi değilimi ama izlediklerim kadarıyla bu filmde en iyi performasnslarından birisini sergilediğini söylemem çok da yanlış olmaz sanırım.

William Blake’in kendi halinde bir muhasebeciyken yaptığı yolculuk ve bu esnada yaşadığı bazı olayların etkisiyle bir çeşit metamorfoz geçirip başkalaşması bana Şiddet Sineması’nın usta yönetmeni Sam Peckinpah’ın kült filmi “Straw Dogs” da Dustin Hoffman’ın canlandırdığı David Sumner karaterini hatırlattı. Oradaki Sumner karateride Blake gibi kendi halinde hatta hayata karşı fazlasıyla edilgen bir görünüme sahipken yaşadıkları olaylar sonucu birazda hayatta kalma içgüdüsüyle ölmemek için öldürmeye başlamış ve ciddi bir başkalaşım yaşamıştı. Olumsuz anlamda söylemiyorum herhangi bir yanlış anlaşılma olmasın sadece başlangıç ve sonuç itibariyle karaterler arasında bir çağrışım yaptı bende.

Başlıkta yazdığım gibi Dead Man klasik bir Western değil, yönetmenin filmografisine yabancı sinemaseverlerde anlatım dili olarak bir parça ezber bozabilir diye düşünüyorum. William Blake’in çıktığı bu (birazda) içsel yolculuğa kendimizi kaptırdığımız anlarda kimi sahnelerdeki kara mizah (çatışma sahneleri vs) ve müzik kullanımı açısından bir Jarmusch filmi izlediğimizi sık sık hatırlıyoruz.

Bağlamak gerekirse; Zengin oyuncu kadrosu, western sinemasına getirdiği yeni açılımlar ve enfes siyah beyaz karelerden oluşmuş bir Jarmucsh filmi izlemek isteyenlere tavsiye ederim...Sevgiler...
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın. 
  delilevent    ÜYE Profili  WEBMesaj ile özelden konuş 02.01.2008, 18:39
Sıradaki filmi yazmayı unutmuşum. Son iki film...

Sıradaki Film “Coffee and Cigarettes (2003) Kahve ve Sigara”
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın. 
  macavity89    ÜYE Profili  WEBMesaj ile özelden konuş 01.02.2008, 08:58
ben sadece coffee and cigarettes i izledim ve benim favorilerimden biri oldu , çok keyifli bi film bence ,harika anlar var , kesinlikle farklı .. mutlaka izlenmeli dediğiniz j.jarmush filmi nedir ?
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın. 
  delilevent    ÜYE Profili  WEBMesaj ile özelden konuş 09.02.2008, 16:57
Coffee and Cigarettes 2003 “ Kahve ve Sigara”

Jarmusch’un 1986’da Roberto Benigni ve Steven Wright ile başlayan Coffee and Cigarettes serüveni 89’da Steve Buscemi, 93’de Iggy Pop ve Tom Waits’in oynadıkları kısa fimler ile devam etmiş 2003 yılında ise son halini almıştır. Bu süre içerisinde Bill Murray’den tutun da Cate Blanchett’a kadar birçok ünlü ismin de bu kısa filmlerde yer almış bu oluşuma (veya filme herneyse) katkıda bulunmuşlardır. Yönetmenin filmografisine aşina olanlar Benigni, Buscemi, Murray, Iggy Pop ve Tom Waits gibi oyuncu ve müzisyenlerin sık sık Jarmusch filmlerinde boy gösterdiklerini bilirler. Kendi adıma söylemem gerekirse özellikle Benigni’yi bir Jarmusch filminde izlemekten büyük keyif alıyorum. Yönetmenin Coffee and Cigarettes ile ilgili ilk kısa filmini Benigni ile çekmiş olması ve ilerleyen yıllarda bu kısa filmlere yenilerini eklemesi ilk filmin başarısından kaynaklanıyor olabilir diye düşünüyorum. Atıyorda olabilirim gerçi:)

Filmler kimi zaman direk kimi zaman dolaylı şekilde kahve ve sigara üzerinden gelişen diyaloglar üzerine kurulu. Kısa filmler bazen absürt komedi sularında gezerken bazende drama yaklaşıyor. Özellikle Benigni’nin olduğu ilk film oldukça absürt diyaloglar üzerine kurulu diğer taraftan bir okadar da eylencelidir. Film içinde oldukça güzel bir başlangıç olduğunu düşünüyorum. Yaklaşık 5a dk sürmesine rağmen akıldan çıkmayan bir dişçi diyaloğu geçer filmde izleyenler hatırlayacaktır. “İkizler” adlı ikinci filmimiz de sakar bir garsonu oynayan Buscemi’yi görüyoruz. İki zıt karaktere sahip zenci ikizlerle Elvis üzerine komik bir hikaye anlatır en az ilk film kadar komiktir bu kısa filmde.

Bu film için söylüyorum, kısa film’ler hernekadar konu itibariyle benzerlik taşısada birbirinden bağımsız olduklarından izlerken insan duruma göre ara verebilir atıyorum üç film izledikten sonra geri kalan filmleri sonraki bir zamanada bırakabilir, uzun metraj filmlerde oluşacak birtakım sıkıntılar bu gibi durumlarda oluşmaz ama ilk iki filmi izleyen hiç kimseninde açıkcası filmin sonuna kadar ekranın karşısından ayrılacağını düşünmüyorum. Üçüncü kısa film “Kaliforniada Bir Yer” de ise Iggy Pop ve Tom Waits karşımıza çıkıyor. Spoiler vermemek adına ayrıntıya girmiyorum ama bu filmde de ilk film de olduğu gibi oldukça absürt diyaloglar var. Özellikle sigarayı bırakmak üzerine olan diyalogları görmek lazım. Bu arada söyleyeyim filmler yine Jarmucsh estetiğinin vazgeçilmezi olan siyah beyaz olarak çekilmiş. Filmlerde kapalı mekan kullanılmış olmasına rağmen oldukça güzel görüntüler elde edildiğini de söyleyebilirim. Kimi sahnelerde oluşan nispeten karanlık ortamlardaki sigara dumanının oluşturduğu görüntülerde görülmeye değer. Kimi zaman üzerlerine ayakların uzatıldığı boş kahve fincanları’nın doldurduğu, kültablalarının ağzına kadar dolu olduğu hemen hepsi kare desenli masalar’ın üstten çekimleri ise güzel kompozisyonlar oluşturmuş.

Kısa fimler iki yaşlı ve huysuz insanın masa başında kahve ve sigara üzerine yaptıkları muhabbetin anlatıldığı “Bu Şeyler Seni Öldürecek” ile devam ediyor. Sonraki kısa film “Renee” de konuyu monuyu boşverin Renee French’in güzelliği gerçekten görülmeye değer. Filmimiz sırasıyla “Dert Değil”, Cate Blanchett’in oynadığı “Kuzenler”,“Jack, Meg’e Tesla Bobinini Gösteriyor” adlı kısa filmlerle devams ediyor. Bu filmde genç bir dahinin garip bir deneyini anlatıyor ama gerçek dahi kimdir kendisimi karşısında oturan genç bayanmı bunu filmi izleyecek arkadaşlara bırakıyorum. Alfred Molina ve Steve Coogan’ın oynadığı sıradaki kısa film “Kuzenler” ise oldukça iddaalı olanlardan biri, özellikle Alfred Molina’nın Spike ile yaptığı telefon görüşmesinden sonra geçen diyaloglar görülmeye değer. Büyük keyif alacaksınız. Sonrasında Jarmusch’un “şimdilik” son filmi olan “Kırık Çiçekler” Broken Flowers’da da oynayan Bill Murray’i izlediğimiz “Delirium” ve son olarak “Champagne” isimli kısa film ile sona eriyor film.

Uzun lafın kısası, Coffee and Cigarettes “özellikle ”kısa film sevenler ve sinemada farklı tadlar arayan izleyiciler için biçilmiş kaftan. Aslında sinemayla ilgilenen herkesin izlemesi gerekir bu filmi. Her biri küçük seyirlikler gibi görünsede akıllardan çıkmayan kimi diyalogları, oldukça zengin oyuncu kadrosu ve özgün sayılabilecek konusu itibariyle de izlenilmeyi hakediyor. Tavsiye ederim...

Sıradaki ve son film. “Kırık Çiçekler _ Brooken Flowers “2005”...
bu mesaj kurallara uymuyor ise tıklayın. 
  gataa    ÜYE Profili  WEBMesaj ile özelden konuş 10.02.2008, 02:41
bu topik sayesinde dikkatimi çeken bir yönetmen oldu jim jamush.levent bu kadar ayrın