| the red bullet-in
Sevgili dostum kırmızı başlıklı oğlan, izin ver şöyle söyleyeyim; "Film dediğin politik olacak" yargısını kabul etmiyorum. Film politik olmasın. Ben politik olayım. O zaman, popüler bir film yapmaya kalkışsam da "buram buram politik" bir ürün koyabilirim ortaya. Demek istediğim eğer muhalif bir kimlik edinebildiysem, yaptığım her şeyde bu kimliği ister istemez yansıtırım.
Bir çok değerli husus da şudur; politik olmayı, mümkün en geniş anlamıyla değerlendirmeye çalışıyorum. Popüler filmlere ben de had safhada tutkunum. Hepsine değil. Öyleyse beni çeken ne oluyor? İnsana ilişkin değiniyorsa, bunu özel ve özgün bir yolla yapabiliyorsa, her halde beni kolayca avlıyor. The Last Boyscout diye bir film var. Tony Scott'ın. Karikatürize karakterler; bol aksiyon ve -biraz hicap duysam da söyleyeceğim- bir süredir özlemeye başladığım masculin bakış... Hayran kaldım. Bir özlemimi gidermişti. Ama, bu filmi beğenmemle, Fight Club'ı beğenmem arasında fark var. Çok iyi ifade edemiyorum. Örnek vermek kolayıma geliyor. Boyscout'da kendimi bırakmıştım. Diğerindeyse ayık ve uyanık kalmam gerektiğini filmin hemen başında sezmiştim. Çok rahatsız edici ama, canlı ve gerçek. İyi anlatamadım. Ama böyle bir şey...
|